Kanuni Sultan Süleyman'ın hayatı, çocukluğu, gençliği, hükümdarlığı hakkında biyografi

Osmanlı Devleti'nin dünya çapında "Kanûnî" unvanıyla tanınan padişahı Sultan Süleyman, 1520 ile 1566 yılları arasında hüküm sürmüştür. Kendisi 974 (1566) yılında vefat etmiştir. 6 Safer 900 tarihinde, miladi takvime göre 6 Kasım 1494’te Trabzon şehrinde dünyaya gözlerini açmıştır. Doğum tarihi hakkında kaynaklarda bazı farklılıklar mevcuttur. Örneğin Lokman’ın Hünernâme (II, vr. 19a-b) adlı eserinde bu tarih net olarak verilirken, 16. yüzyıla ait diğer kaynaklarda genellikle 900 yılının başları ifadesi kullanılır. Mecdî ise Şekāik Tercümesi’nde (I, 439) Şâban 901, yani miladi 1496 yılının Nisan veya Mayıs aylarını işaret etmektedir.

Sultan Süleyman’ın babası Yavuz Sultan Selim, annesi ise Hafsa Sultan’dır. Annesinin Kırım hanının kızı olduğu ya da Dulkadıroğulları ailesinden geldiği yönündeki bilgiler tarihsel açıdan doğru değildir. Hünernâme’ye göre, Süleyman ismi kendisine Kur’an-ı Kerim’den rastgele açılan bir sayfada Hz. Süleyman’ın adının geçmesi üzerine verilmiştir. Bir başka rivayete göre ise babası Yavuz Sultan Selim, kendi isminin küçültülmüş hali (tasgīr) olan "Süleym-ân" isminden yola çıkarak bu adı tercih etmiştir.

Günümüzde daha çok "Kanûnî" unvanıyla bilinse de, bu sıfat ilk kez 18. yüzyılda Dimitrie Cantemir’in Osmanlı tarihi üzerine yazdığı eserde kullanılmıştır. 19. yüzyıla gelindiğinde ise bu unvan Osmanlı tarihçileri tarafından benimsenmiş ve geniş kitlelere yayılmıştır. Kendi döneminde yaşayan Batılı yazarlar ondan bahsederken "Muhteşem" (Magnificent, Magnifique) veya "Büyük Türk" (Grand Turc) lakaplarını kullanmışlardır. Ayrıca Batı kaynaklarında, Fetret Devri sırasında Edirne’de tahta oturan Süleyman Çelebi de hesaba katılarak kendisinden "II. Süleyman" olarak da söz edilmiştir.

Süleyman’ın çocukluk yılları, babasının sancak beyi olarak görev yaptığı Trabzon’da geçmiştir. İlk eğitimini Trabzon sarayında, bizzat kendisi için görevlendirilen hocalardan almıştır. Kayıtlara geçen ilk hocasının ismi Hayreddin Efendi’dir. Evliya Çelebi’nin aktardığı bilgilere göre, Trabzon’da bulunduğu sırada sütkardeşi olan Kadı Ömer Efendi’nin oğlu Yahyâ (Beşiktaşlı Yahyâ Efendi) ile birlikte bir Rum ustadan kuyumculuk sanatını öğrenmiştir.

Normal şartlarda on yaşına geldiğinde sancağa çıkması gerekirdi ancak bu süreç muhtemelen padişah II. Bayezid’in, kendi oğulları tarafından sürekli baskı altında tutulması nedeniyle gecikmiştir. Hünernâme’de onun on beş yaşındayken (915/1509) Karahisarışarkî (Şebinkarahisar) sancağına, ardından da Bolu sancağına tayin edildiği yazılıdır. Fakat bu bilgi tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Amasya’da bulunan Şehzade Ahmed bu tayinlere şiddetle karşı çıktığı için görevlendirmeler yapılamamıştır. Bunun üzerine babası Şehzade Selim, padişah II. Bayezid’e bir mektup göndererek oğlu Süleyman için bir sancak talep etmiştir. Saraydan gelen cevapta Süleyman’a Sultanönü veya Giresun-Kürtün-Şiran bölgesinin verilebileceği bildirilmiştir. Ancak Şehzade Selim, oğluna bu bölgelerin uygun görülmesinden dolayı kırgınlığını dile getirmiş; Trabzon’a daha yakın olan Karahisarışarkî veya Kefe sancağının verilmesini istemiştir (TSMA, nr. E. 5970). Birkaç kez karar değiştiren II. Bayezid, sonunda 1509 yılının Temmuz veya Ağustos aylarında (Rebîülâhir 915) Süleyman’a Kefe sancağını vermiştir.

Şehzade Süleyman; yanında annesi, hocası ve lalası olduğu halde Trabzon’dan gemiyle Kefe’ye hareket etmiştir. Kefe’de kaldığı süre boyunca babasının tahtı ele geçirmek için yürüttüğü mücadelelere bizzat şahitlik etmiştir. Hatta babasının askerî hazırlıklarına destek sağlamıştır. Babası Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta çıkması, Süleyman’ın da gelecekteki iktidar yolunu tamamen açmıştır. Yavuz Sultan Selim tahta çıktıktan kısa bir süre sonra oğlu Süleyman’ı İstanbul’a çağırmıştır. Süleyman bir süre başkentte kalarak babasının amcalarıyla yürüttüğü taht mücadelesini takip etmiş ve asayişi korumakla görevlendirilmiştir. Amcalarının bertaraf edilip tehditlerin ortadan kalkmasından sonra, tahtın tek varisi olarak 1513 yılının Nisan ayında (Safer 919) sancak beyi sıfatıyla Manisa’ya gönderilmiştir.

Manisa’daki ilk aylarına ait belgeler incelendiğinde; yanında annesi, kız kardeşi, hocası Hayreddin, lalası Kasım ve toplamda 458 hizmetlinin bulunduğu görülmektedir. Bu personel listesinde, ilk oğlu Mustafa’nın annesi Mâhidevran ile ileride sadrazamlığa kadar yükselecek olan yakın arkadaşı İbrahim’in isimleri de geçmektedir (TSMA, nr. E. 8030, 10052). Şehzade Süleyman, padişah olacağı 1520 (926) tarihine kadar yaklaşık yedi yıl boyunca Manisa’da görev yapmıştır. Bu yedi yıllık süre içinde babasının düzenlediği seferler esnasında, tahtı korumak ve vekâlet etmek amacıyla zaman zaman Edirne’de de bulunmuştur.

ŞEHZADELİK DÖNEMİ VE TAHTA CÜLÛS

Sultan Süleyman, Manisa’da sancak beyi olarak görev yaptığı yıllarda idaresi altındaki bölgeyi her yönüyle tanımaya büyük özen göstermiştir. Yaz aylarında serinlemek ve incelemelerde bulunmak amacıyla yaylalara çıkmıştır. Ayrıca avcılığa olan büyük merakı sayesinde, Batı Anadolu’nun önemli bir kısmını kapsayan yetki alanını karış karış dolaşma fırsatı bulmuştur. Bu süreçte önce Kasım, 1516 yılından itibaren ise Sinan Paşa olan lalaları ve hocası aracılığıyla kendisini gelecekteki hükümdarlık görevine titizlikle hazırlamıştır. Hayatında çok önemli bir yer tutan eşi Hürrem Sultan ile de muhtemelen Manisa’daki bu son yıllarında tanışmıştır. Ancak bazı tarihçiler, Hürrem Sultan’ın Süleyman’a ancak tahta çıktığı sırada hediye edilmiş olabileceği ihtimalini de belirtmektedir.

Süleyman’ın Manisa’daki günleri, babası Yavuz Sultan Selim’in vefat haberiyle noktalanmıştır. Padişahın 8-9 Şevval 926 (21-22 Eylül 1520) tarihinde öldüğü bilgisini, Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa’nın gönderdiği özel bir haberci ulaştırmıştır. Bu haber üzerine Süleyman, yanındaki adamlarıyla birlikte kara yoluyla hızla İstanbul’a doğru hareket etmiştir. 17 Şevval 926 (30 Eylül 1520) tarihinde Üsküdar’a varmış, oradan saraya geçerek resmen tahta oturmuştur. Ertesi gün ise babasının naaşını karşılamak amacıyla Edirnekapı’ya kadar gitmiştir. Cenaze töreni Fâtih Camii’nde gerçekleştirilmiştir. Törenin ardından atalarının türbelerini ziyaret eden yeni padişah, geleneklere uygun olarak cülûs bahşişi dağıtmıştır. Ayrıca Manisa’da bulunan hareminin ve şehzadeleri Mustafa, Mahmud ile Murad’ın ivedilikle İstanbul’a getirilmesini emretmiştir. İlk idari kararı olarak Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa’yı görevinde bırakmış, eski lalası Kasım’a ise vezirlik rütbesi vermiştir. Böylece divandaki vezir sayısı; Pîrî Mehmed Paşa, Mustafa Paşa ve Ferhad Paşa ile birlikte dörde çıkmıştır.

İLK İCRAATLAR VE ADALET ANLAYIŞI

Dönemin tarihi kaynakları, Sultan Süleyman’ın tahta çıktıktan sonraki ilk faaliyetlerinin tamamen adaleti tesis etmeye ve halkı korumaya yönelik olduğunu vurgular. Bu konuda çeşitli örnekler zikredilir. Örneğin, babası Yavuz Sultan Selim tarafından vaktinde Tebriz ve Kahire’den İstanbul’a sürülmüş olan 600 ile 800 arasındaki sanatkâr ve yöneticinin memleketlerine dönmesine izin vermiştir. Ayrıca İran ile yapılan ipek ticareti üzerindeki yasakları kaldırmış, bu yasak nedeniyle mallarına el konulan tüccarların maddi zararlarını devlet eliyle karşılamıştır. Halkına kötü davranan idarecileri ve askerleri cezalandırarak genel bir teftiş mekanizması işletmiştir.

Bir diğer önemli kararı ise babası tarafından Kahire’den getirilen son Abbâsî halifesi Mütevekkil-Alellah hakkındadır. Süleyman, halifenin Mısır’a dönmesine müsaade etmiştir. Bu hamleyle bir bakıma eski halifeyi önemsizleştirmiş ve kendi şahsında şekillenecek olan yeni bir hilâfet anlayışının ilk adımını atmıştır. Nitekim ilerleyen yıllarda, kendisinin tüm Müslüman dünyasının tek sultanı ve halifesi olduğu fikri geniş kabul görecektir. Padişahın bu adil yaklaşımları, hem halk hem de devlet adamları nezdinde nasıl bir yönetim sergileyeceğinin güçlü bir işareti olarak algılanmıştır.

İSYANLAR VE GAZÂ SİYASETİ

Ancak saltanatının henüz ikinci ayı dolmadan, eski bir Memlük emîri olan ve babası döneminde Şam Beylerbeyiliğine atanan Canbirdi Gazâlî’nin isyanıyla yüzleşmiştir. Bu isyana Safevîler’in de dahil olma ihtimali padişahı ciddi şekilde endişelendirse de ayaklanma Ocak 1521’de kısa sürede bastırılmıştır. Bu iç karışıklık, Süleyman’ın hükümdarlığını sağlamlaştırmak ve gazâ geleneğini yeniden canlandırmak için büyük bir sefere çıkma gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.

Kanûnî Sultan Süleyman, Batı’ya yönelik geleneksel gazâ siyasetini canlandırırken öncelikli iki hedef belirlemiştir:

Belgrad: Orta Avrupa’nın anahtarı konumundadır.

Rodos: Akdeniz hâkimiyeti için stratejik öneme sahiptir.

Bu hedeflerin ardından 1526 ve 1529 yıllarında Macaristan’a yönelik iki büyük harekât daha yapılmış, son sefer Viyana kapılarına kadar ulaşmıştır. 1520-1530 yılları arasındaki bu yoğun askeri hareketlilik, devletin kaynaklarının net bir şekilde belirlenmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bu amaçla geniş çaplı tahrir (kayıt) çalışmaları başlatılmış ve vergiye tabi tüm varlıklar kayıt altına alınmıştır.

Fakat cephelerdeki başarılara rağmen, bu tahrir çalışmaları ve sıkı denetimler geniş bir kesimin memnuniyetsizliğine yol açmıştır. Özellikle Anadolu’da denetimden hoşlanmayan konar-göçer gruplar ile toprakları Osmanlı’ya katılan Karamanoğulları ve Dulkadırlı beyliklerine bağlı çevreler, Safevîler’in siyasi ve dini propagandalarının da etkisiyle isyanlar başlatmıştır. Sonuç olarak Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk on yılı, sadece dış siyaseti değil, aynı zamanda iç politikasının şekillenmesi ve devletin resmi dini ideolojisinin yerine oturması açısından hayati bir önem taşımıştır.


BELGRAD HAREKÂTI VE STRATEJİK VİZYON

Sultan Süleyman’ın tahta çıktıktan sonra gerçekleştirdiği ilk büyük askeri operasyon olan Belgrad Harekâtı, sadece askeri bir başarı değil, aynı zamanda Osmanlı Devleti'nin vizyonu açısından sembolik bir dönüm noktasıdır. Belgrad, geçmişte padişahın büyük atası Fatih Sultan Mehmed’in kuşatıp da alamadığı, yarım kalan bir hedef konumundaydı. Kanûnî Sultan Süleyman, bu şehri fethederek Batı dünyasına karşı yeni ve güçlü bir kapı açmayı amaçlıyordu.

O dönemde Avrupa’nın siyasi iklimi Osmanlılar için oldukça uygundu. 1519 yılında imparator seçilen Habsburg hanedanından V. Karl (Şarlken) ile rakibi olan Fransa Kralı I. François arasında ciddi bir gerginlik vardı. Bu iki güç, 1521 yılının Mart ayında resmen savaşa tutuştular. Görünürdeki sebep Milano Dukalığı meselesi olsa da, asıl neden hanedanlar arası çekişme ve Fransa’nın kendisini Habsburglar tarafından kuşatılmış hissetmesiydi. Belgrad’a hakim olan Macarlar ise kendi iç meseleleriyle boğuşmaktaydı. 1516’da henüz dokuz yaşındayken tahta geçen Macar Kralı II. Lajos, devlet üzerindeki otoritesini tam olarak kurabilecek durumda değildi.

Sultan Süleyman, bu uygun ortamı değerlendirerek sefer sırasında son derece kararlı ve disiplinli bir tavır sergiledi. Edirne’ye ulaştığında halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı. 7 Temmuz 1521 (1 Şâban 927) tarihinde Böğürdelen Kalesi fethedildiğinde, padişah bu haberi "İlk fethettiğim kaledir, imar edilmesi gerekir" diyerek sevinçle karşılamış ve kalenin hemen onarılmasını emretmiştir. Sefer boyunca yolların temizlenmesi, köprülerin inşa edilmesi ve askerin intikali gibi teknik konularla bizzat ilgilenmiştir. Bir ara Belgrad üzerine yürümek konusunda tereddütler oluşsa da, Yahyâpaşaoğlu Bâlî Bey ile görüşerek kararlılığını net bir şekilde ortaya koymuştur. Kuşatma altındaki çarpışmaları bizzat takip eden padişah, kalenin düştüğü günün ertesinde, yani 30 Ağustos (26 Ramazan) tarihinde şehre girerek her yeri incelemiştir. On sekiz gün Belgrad’da kaldıktan sonra İstanbul’a dönmüştür. Bu ilk zafer sebebiyle her yere fetihnâmeler gönderilmiş ve büyük şenlikler düzenlenmiştir. Ancak bu büyük sevince, oğulları Murad ve Mahmud’un vefat haberleri gölge düşürmüştür.

RODOS SEFERİ VE AKDENİZ HÂKİMİYETİ

Kanûnî Sultan Süleyman, ilk siyasi hamlelerinde büyük dedesi Fatih Sultan Mehmed’in yarım bıraktığı stratejik hedefleri takip etmiştir. Belgrad’dan sonraki hedefin Rodos olması bu stratejinin bir parçasıdır; zira Fatih Sultan Mehmed bu adayı da kuşatmış ancak alamamıştı. Padişahın stratejisinin üçüncü ayağını ise İtalya’ya yönelik niyetlerinin başlangıcı sayılan Korfu seferi oluşturacaktı. Fakat Roma’yı ve dolayısıyla Hristiyanlığın merkezini ele geçirme hayali sonuçsuz kalmıştır. Bu bakımdan, İtalya’ya asker çıkarmayı başaran ancak ölümüyle harekâtı yarım kalan Fatih Sultan Mehmed’e kıyasla, Roma hedefinde daha başarısız olduğu söylenebilir.

Rodos’un ele geçirilmesi Akdeniz’deki hakimiyet açısından hayati önemdeydi. Ada, Kahire ile İstanbul arasındaki en işlek deniz yolu üzerinde Hristiyan dünyasının bir "ileri karakolu" gibi işlev görüyordu. Bu çapta bir operasyon ancak çok güçlü bir donanma ile mümkündü. Yavuz Sultan Selim döneminde inşa edilen modern tersane ve hazırlanan dev donanma, Süleyman’a bu konuda büyük bir kolaylık sağlamıştır. 4 Haziran 1522 (9 Receb 928) tarihinde Osmanlı donanması denize açılırken, Sultan Süleyman da 18 Haziran (23 Receb) günü ordusunun başında kara yoluyla Üsküdar’dan hareket etmiştir.

Padişah; İznik, Kütahya, Denizli, Çine ve Muğla güzergâhını izleyerek 26 Temmuz (2 Ramazan) tarihinde Marmaris’e ulaşmıştır. Yolculuk sırasında, Dulkadıroğulları’ndan Şehsuvaroğlu Ali Bey ile üç oğlunun, üçüncü vezir Ferhad Paşa tarafından katledildiği haberi kendisine ulaşmıştır. Padişah 28 Temmuz (4 Ramazan) günü bizzat adaya geçmiştir. Kuşatma boyunca hem askeri çarpışmaları yönetmiş hem de Santurluoğlu Bahçesi ve Cem Sultan Bahçesi gibi yerleri gezerek adanın coğrafi yapısını incelemiştir. Savaş meclislerinde (divanlarda) Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa ile sürekli istişarelerde bulunmuştur. Kuşatma sürerken Anadolu vilayetindeki yirmi beş kadının yolsuzluk yaptıkları gerekçesiyle görevine son vermiştir. Aynı dönemde, Hürrem Sultan’dan olan oğlu Mehmed’in doğum haberini alarak büyük bir sevinç yaşamıştır.

Rodos şövalyelerinin teslim olmasıyla kanlı çatışmalar 20 Aralık 1522 (1 Safer 929) tarihinde sona ermiştir. Sultan Süleyman, şövalyelerin lideri Philippe Villiers de l'Isle-Adam’ı kabul ederek bir görüşme yapmıştır. Görüşme sonunda şövalyelerin adayı terk etmelerine izin vermiştir. Rivayetlere göre padişah, yaşlı şövalyeyi teselli etmiş, hatta ona İslam’ı teklif ederek devletinde önemli bir görev verebileceğini söylemiş ve onun düşkün haline acımıştır. Bu fetih sırasında, Rodos’ta yaşayan Cem Sultan’ın oğlu bulunarak öldürülmüş, kızları ve eşi ise İstanbul’a gönderilmiştir.

Padişah, 29 Aralık günü şehri denetlemek amacıyla Rodos’a girmiştir. 2 Ocak 1523 (14 Safer) tarihindeki ikinci girişinde ise kendi adına hutbe okutarak şehre Osmanlı nizamını vermiş ve adadan ayrılmıştır. İstanbul’a dönüş yolunda ise dinlenmek amacıyla sürek avları düzenletmiş ve deve güreşlerini izleyerek zaman geçirmiştir.

İÇ KRİZLER VE İDARİ KARARLAR

Sultan Süleyman, İstanbul’da bir süre dinlenip geleceğe yönelik stratejik hazırlıklar yaptıktan sonra, yönetim kademesinde önemli bir değişikliğe gitti. Yakın arkadaşı ve dostu olan İbrahim Paşa’yı (Makbul), yerleşik devlet geleneklerine aykırı bir hızla doğrudan veziriazamlık makamına getirdi. Normal şartlarda bu görevi bekleyen ikinci vezir Ahmed Paşa ise Mısır Beylerbeyliği verilerek başkentten uzaklaştırıldı. Ancak bu durum, devleti yeni bir iç krizin eşiğine sürükledi.

Sultan Süleyman, İbrahim Paşa için bizzat katıldığı görkemli bir düğün tertip ederken ve Hürrem Sultan’dan olan oğlu Selim’in doğumuyla sevinç yaşarken, Mısır’dan kötü haberler gelmeye başladı. Mısır’a gönderilen Ahmed Paşa (Hain), Kahire’de kendi adına hutbe okutarak isyan bayrağını açmıştı. Ahmed Paşa’nın bu kalkışması, bölgedeki devlete bağlı güçler tarafından büyümeden bastırıldı. Yine de Sultan Süleyman, Mısır’da bozulan devlet düzenini yeniden tesis etmek amacıyla veziriazamı İbrahim Paşa’yı bölgeye gönderme kararı aldı (Ekim 1524 / Zilhicce 930).

Bu sırada padişah, adaleti tesis etme konusundaki kararlılığını gösteren bir başka sert adım daha attı. Kendi kız kardeşiyle evli olmasına rağmen, halka yaptığı zulümler ve kan dökücülüğü ile nam salmış olan Ferhad Paşa’yı Edirne’de idam ettirdi (1 Kasım 1524 / 4 Muharrem 931). Dinlenmek amacıyla bulunduğu Edirne’de avlanarak vakit geçirdiği sırada, İstanbul’da bir yeniçeri ayaklanması patlak verdi. Haberi alır almaz derhal İstanbul’a dönen padişah, isyanda parmağı olan yeniçeri ağasını, Reîsülküttâb Haydar Çelebi’yi ve diğer birkaç suçluyu idam ettirerek sükûneti yeniden sağladı.

MACARİSTAN SEFERİ VE AVRUPA SİYASETİ

Mısır’daki Osmanlı sistemini düzenleyen İbrahim Paşa’nın İstanbul’a dönmesiyle birlikte yeni bir seferin hazırlıkları başladı. O dönemde Avrupa’daki siyasi rekabet iyice kızışmıştı. Fransa Kralı I. François, 1525 yılında İmparator V. Karl’a yenilerek esir düşmüştü. Kralın annesi, oğlunun kurtarılması için Osmanlı Devleti’nden yardım talep etti. Sultan Süleyman bu siyasi fırsatı değerlendirmek istedi. Zaten öteden beri Macaristan meselesini kökten çözmeyi planlıyordu.

Belgrad’ın daha önce fethedilmiş olması Budin (Budapeşte) yolunu zaten açmıştı. Stratejik bakımdan harekâtın sadece Belgrad ile sınırlı kalması mümkün değildi. Batı dünyasına karşı gerçek bir güç mücadelesine girmek, ancak Macaristan’ın tamamen kontrol altına alınmasıyla mümkündü. Sultan Süleyman, Macar Krallığı’nı ortadan kaldırarak Habsburglar ile doğrudan karşı karşıya gelmeyi ve büyük bir "cihangir" (dünya fatihi) olmayı hedefliyordu. Bu stratejileri muhtemelen Veziriazam İbrahim Paşa ile birlikte en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. İstanbul’a gelen Fransız elçisi Johann Frangepán’a, Fransa kralına yardım amacıyla Macar seferine çıkılacağı resmen bildirildi. Padişah yazdığı cevabi mektupta I. François’yı teselli ediyor ve kendisine yardım etmek için harekete geçeceğine dair söz veriyordu.

MOHAÇ MEYDAN MUHAREBESİ VE BUDİN’İN FETHİ

Sultan Süleyman, üçüncü büyük seferi için 23 Nisan 1526 (11 Receb 932) tarihinde İstanbul’dan yola çıktı. 9 Temmuz’da Belgrad’a ulaştı ve buradan Macar topraklarına giriş yaptı. Yol üzerindeki Pétervárad (Petervaradin) ve İlok kalelerinin alınışına bizzat şahitlik etti. Bu ilerleyiş sırasında, artık bu toprakların birer Osmanlı mülkü, halkının da Osmanlı tebaası olduğunu belirterek; ekinlerin zarar görmemesi ve köylerin yakılmaması için orduya çok sıkı emirler verdi.

29 Ağustos 1526 tarihinde Mohaç ovasında Macar ordusuyla karşı karşıya gelindi. Bu meydan savaşı çok kısa sürdü ve Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle sonuçlandı. Macar Kralı II. Lajos savaş meydanında hayatını kaybetti. Bu yenilgi, Macar Krallığı’nın fiilen sonunu getirdi. Zaferin ardından Budin’e doğru ilerleyen padişah, 11 Eylül’de hiçbir direnişle karşılaşmadan şehre girdi. İbrahim Paşa ile birlikte şehri gezen Sultan Süleyman, şehrin yağmalanmasını ve tahrip edilmesini kesin olarak yasakladı. Ancak çıkan bir karışıklık sonucu büyük kilise ve bazı mahallelerde büyük bir yangın başladı. Padişah bu duruma çok üzüldü ve İbrahim Paşa’ya yangına derhal müdahale etmesi emrini verdi. Fakat yangın kontrol edilemeyecek kadar büyüdüğü için söndürülemedi.

Padişah Budin’de kaldığı sürece Macar kralının sarayına yerleşti, çeşitli eğlenceler tertip etti ve kralın av köşküne giderek avlandı. 19 Eylül’de Tuna Nehri üzerine inşa edilen köprü tamamlandı. Padişah 21 Eylül’de nehrin diğer tarafındaki Peşte kısmına geçti. Kralın sarayının yakılmasını önlemek için oraya yeniçeri muhafızları yerleştirdi. Sarayda bulunan değerli eşyaların ve heykellerin gemilere yüklenerek İstanbul’a nakledilmesini emretti. Ayrıca şehrin Yahudi halkı da bu süreçte İstanbul’a gönderildi.

ANADOLU İSYANLARI VE İÇ HUZURSUZLUKLAR

Sultan Süleyman, Macaristan zaferinden dönüş yolundayken Anadolu’da çok büyük çaplı isyan hareketlerinin başladığı haberini almıştır. Bu ayaklanmalar, Veziriazam İbrahim Paşa’nın Anadolu’ya düzenlediği harekat sayesinde ancak bastırılabilmiştir. Özellikle Safevî taraftarı bir hareketin lideri olan Kalender Şah’ın çıkardığı isyan, devlet güçlerini oldukça zorlamış ve büyük güçlüklerle bertaraf edilebilmiştir.

Büyük bir zafer kazanarak dönen padişah, bu isyanlar nedeniyle derin bir endişeye kapılmıştır. Çünkü Sultan Süleyman, kendisini tebaasına karşı adalet ve hukuk uygulamalarıyla öne çıkan, halkının refahından başka bir şey düşünmeyen bir hükümdar olarak görüyordu. Bu isyanlar, onun bu hükümdarlık anlayışına vurulmuş ağır bir darbe gibiydi. Padişah, bu olumsuz izleri silmenin sadece içerideki tedbirlerle mümkün olmayacağını anlamıştı. Ona göre asıl çözüm; devletin dini ve siyasi temellerini sarsan, bu isyanların arkasındaki asıl tahrikçi olarak görülen Safevîler’in tamamen etkisiz hale getirilmesiydi.

Tam bu günlerde, devletin merkezinde Molla Kābız’ın başlattığı dini tartışmalar patlak vermiştir. Bu mesele, imparatorluğun genel siyasi ve dini misyonu içerisinde, Safevîler’in yol açtığı karışıklıklarla birleşince ciddi bir kırılma noktası oluşturmuştur. Ancak tüm bu iç karışıklıklara rağmen, Avrupa’daki hızlı gelişmeler Safevîler üzerine hemen bir sefer düzenlenmesine henüz imkan tanımıyordu. Kanûnî Sultan Süleyman için o dönemdeki en öncelikli konu halen Macar Krallığı meselesiydi.

MACARİSTAN’DA VERASET KRİZİ VE DİPLOMASİ

Macar Kralı II. Lajos, Mohaç Meydan Muharebesi’nde arkasında bir varis bırakmadan hayatını kaybetmişti. Bu durum, Habsburg hanedanının da dahil olduğu yeni bir taht kavgasını (veraset meselesini) beraberinde getirdi. Habsburg İmparatorluğu’nun Avusturya ve Bohemya bölgelerini yöneten Ferdinand, kız kardeşinin merhum kral II. Lajos ile evli olmasını gerekçe göstererek Macar tahtında hak iddia etti. Nitekim Ferdinand, 17 Aralık 1526 tarihinde kendisini Macar kralı ilan ettirdi. Buna karşılık Macar soyluları ise 10 Kasım 1526'da Erdel bölgesinin beyi olan János Szapolyai’yi (Yanos Zapolya) kral seçmişlerdi.

Osmanlılar, Budin’i boşalttıktan sonra bölgeyi bir "tampon bölge" olarak tutmak istemişlerdi. Bu yüzden, kendilerine tabi olması şartıyla Szapolyai’nin krallığını tanıma kararı aldılar. Bu Macar politikasının şekillenmesinde hem Kanûnî Sultan Süleyman’ın hem de İbrahim Paşa’nın doğrudan ve etkili bir rolü vardır. 23 Eylül 1527’de Ferdinand’ın Budin’i ele geçirip Szapolyai’yi oradan çıkarması üzerine, Osmanlı yönetimi tüm dikkatini yeniden bu bölgeye yöneltti. Szapolyai, destek istemek amacıyla Lasczky isimli bir Leh asilzadesini İstanbul’a gönderdi. Padişah bu elçiyi kabul ederek Szapolyai’ye tam destek vereceğini taahhüt etti. Aynı günlerde İstanbul’a gelen Ferdinand’ın elçilerinin teklifleri ise sert bir şekilde reddedildi. Bu elçiler gözetim altına alındı ve derhal yeni bir seferin hazırlıklarına başlandı.

Sultan Süleyman’ın bu seferdeki öncelikli amacı Budin’in kurtarılması ve Szapolyai’nin tahtının korunmasıydı. Bazı tarihçilerin iddia ettiği gibi padişahın doğrudan Viyana’yı ele geçirmeyi hedeflediği ve hem Habsburglar’ı hem de Macarlar’ı aynı anda dize getirmek istediği yönündeki görüşler tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır.

VİYANA KUŞATMASINA GİDEN YOL

Padişah, 10 Mayıs 1529 (2 Ramazan 935) tarihinde dördüncü seferi için yola çıkmadan kısa bir süre önce, çok güvendiği Veziriazam İbrahim Paşa’ya olağanüstü yetkiler vermiştir. 28 Mart 1529’da İbrahim Paşa’ya "Seraskerlik" unvanı verilmiş, 27 Nisan’da ise Rumeli Beylerbeyliği görevi de eklenmiştir. Tüm sefer planları bu ikili tarafından ortaklaşa yapılmıştır. Ancak harekat sırasında hava şartları son derece kötü gitmiş, şiddetli ve sürekli yağan yağmurlar ordunun çok zaman kaybetmesine neden olmuştur.

Yolculuk esnasında, Safevî Şahı Tahmasb’ın Bağdat’a girdiği ve Osmanlı taraftarı olan Zülfikar Han’ı öldürdüğü haberi orduya ulaştı. Macar topraklarında ilerlerken padişah disiplini elden bırakmadı; köylere saldırılmasını ve sivil halkın esir alınmasını kesin olarak yasakladı. Ordu Mohaç sahrasına ulaştığında, Macar Kralı Szapolyai ordugâha gelerek padişahın huzuruna çıktı. 19 Ağustos günü gerçekleşen bu kabulde Sultan Süleyman, Szapolyai’ye büyük bir itibar gösterdi. Kral içeri girdiğinde ayağa kalktı ve ona doğru üç adım yürüyerek büyük bir istisna yaptı. İbrahim Paşa ile birlikte kralı kendi yanına oturttu. Kralın ayrılmasının ardından padişah, İbrahim Paşa ile ata binerek askeri kıtalar arasında teftişe çıktı.

Habsburg taraftarı Alman ve Macar kuvvetleri tarafından savunulan Budin, Osmanlı kuşatmasına daha fazla dayanamayarak 8 Eylül’de teslim oldu. Padişah, şehrin muhafazası için Elbasan sancak beyi ile birlikte elli yeniçeriyi görevlendirdi. Zaferin ardından Budin civarında iki gün boyunca sürek avı tertip etti. Bu sırada yeniçeriler ve Sekbanbaşı, Szapolyai’ye eşlik ederek Budin’deki sarayda ona resmen krallık tacını giydirdiler (14 Eylül). Padişahın krala çok iltifat etmesine rağmen bu taç giyme törenine bizzat katılmaması ve katılımı çok düşük seviyede tutması dikkat çekici bir diplomatik tavırdır.

22 Eylül tarihinde Ovar kasabasına varan padişah, böylece doğrudan Habsburglar’ın egemenliğindeki topraklara girmiş oldu. Ancak mevsim şartları iyice ağırlaşmış, dondurucu soğuklar ve kesilmeyen yağmurlar askeri perişan etmeye başlamıştı. Tüm bu zorluklara rağmen Sultan Süleyman 27 Eylül’de Viyana önlerine ulaşarak şehri kuşatma altına aldırdı.

VİYANA KUŞATMASININ KALDIRILMASI VE SONUÇLARI

Viyana önlerinde on yedi gün boyunca devam eden kuşatma, aslında burayı doğrudan birincil hedef olarak belirlemeyen padişahın emriyle sona erdirilmiştir. Osmanlı Devleti'nin sefer kayıtlarında (rûznâmelerde) kuşatmanın kaldırılma gerekçeleri şu iki nedene dayandırılır: Birincisi, Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın şehirde bulunmadığının kesinleşmesidir. İkincisi ise Viyana halkının "aman" dileyerek teslimiyet eğilimi göstermiş olmasıdır.

Ancak meselenin stratejik boyutu daha derindir. Padişah, Viyana alınsa bile, daha önceki Budin örneğinde olduğu gibi bu kadar uzaktaki bir şehri elde tutmanın imkânsız olduğunu biliyordu. Bu gerçekliğin yanı sıra, mevsimin ilerlemesiyle baş gösteren kötü hava şartları da birleşince, burada daha fazla vakit kaybetmenin anlamsız olacağı yönündeki görüşlere itibar etmiştir. İstanbul'a dönüş yolculuğu, yoğun kar yağışı ve dondurucu soğuklar nedeniyle ordu için oldukça zorlu geçmiştir. 27 Ekim’de Budin’e varan padişah, burada Macar Kralı Szapolyai tarafından karşılanmıştır. Szapolyai, padişahın bu büyük askeri teşebbüsünü (gazâsını) bizzat tebrik etmiştir.

Bu kuşatma girişimi tüm Avrupa coğrafyasında büyük bir sarsıntıya ve heyecana neden olmuştur. Hatta bu atmosferin etkisiyle, Fransa Kralı I. François, 13 Ağustos 1529'da rakibi olan İmparator V. Karl (Şarlken) ile bir anlaşma imzalamak zorunda kalmıştır. Henüz Macaristan topraklarındayken bu haberi alan Sultan Süleyman, Fransızların bu saf değiştirmesine çok öfkelenmiştir.

MUHTEŞEM SÜNNET DÜĞÜNÜ VE MEŞRUİYET GÖSTERİSİ

İstanbul’a dönen Kanûnî Sultan Süleyman, Viyana önlerindeki kesin sonuç alınamamış görüntüsünü silmek ve halk nezdindeki ihtişamını perçinlemek için büyük bir organizasyona girişmiştir. Haftalarca sürecek olan oğulları Mustafa, Mehmed ve Selim’in sünnet düğünlerini tertip etmiştir. 18 Haziran 1530’da Atmeydanı’nda başlayan bu görkemli törenler, padişahın gücünü ve meşruiyetini halka gösteren bir araç vazifesi görmüştür.

Meydanda kazanılan zaferlerin nişaneleri sergilenmiştir. Ele geçirilen devasa düşman çadırları, kıymetli eşyalar ve özellikle Budin’den ganimet olarak getirilen heykeller tören alanında sıralanmıştır. Bu büyük düğüne tüm devlet erkanı katılmış, ayrıca Osmanlı'ya bağlı vasal ülkelerin hükümdarlarına da özel davetiyeler gönderilmiştir. Bu muazzam törenlerin, Sultan Süleyman’ın saltanatının tam onuncu yılına denk getirilmiş olması da dikkat çekici bir zamanlama tercihidir.

ALAMAN SEFERİ VE DÜNYA HAKİMİYETİ MÜCADELESİ

Padişah, bir süre boyunca Macaristan meselesi etrafında dönen diplomatik gelişmeleri yakından izlemiştir. 7 Kasım 1530’da Ferdinand’ın elçileri Nicolas Jurischitz ve Joseph von Lamberg’i huzuruna kabul ederek tekliflerini dinlemiştir. Ancak Ferdinand’ın Budin üzerindeki baskıları ve saldırgan tavrı sona ermemiştir. 1531 yılında Ferdinand’ın Budin’i kuşatması, Osmanlı Devleti için yeni bir yardım seferini kaçınılmaz hale getirmiştir.

Bu seferde Kanûnî Sultan Süleyman, asıl hedefinin doğrudan doğruya Habsburg İmparatoru V. Karl olduğunu dünyaya ilan etmiştir. Padişahın temel niyeti, tıpkı kendisi gibi "dünya hakimiyeti" iddiasında bulunan V. Karl ile büyük bir meydan savaşında karşı karşıya gelip nihai kozlarını paylaşmaktı. Bu sebeple dönemine ait Osmanlı kaynaklarında bu sefer, "İspanya Kralı kastına" (V. Karl’ı hedef alan sefer) şeklinde adlandırılır.

Sultan Süleyman, 25 Nisan 1532 (19 Ramazan 938) tarihinde İstanbul’dan ayrılmış ve bayramı Edirne’de geçirmiştir. 13 Haziran’da Niş’e vardığında, Ferdinand’ın elçileri tekrar ordugâha gelerek eski tekliflerini yinelemişlerdir. 5 Temmuz’da ise Fransız elçisi Rinçon, büyük ve resmi bir törenle karşılanmıştır. Fransız elçisi bu görüşmede, karadan yapılacak bir harekat yerine donanmanın kullanılarak İmparatorluğun İspanya kanadının denizden sıkıştırılmasını önermiştir. Ayrıca Viyana kuşatmasının Avrupa’daki Hristiyan dünyasında yarattığı büyük dayanışmaya dikkat çekerek, bir anlamda padişaha bu seferden vazgeçmesi imasında bulunmuştur.

Ancak Osmanlı ordusu kararlılıkla Macaristan’a girmiş ve Ferdinand’a ait topraklarda ilerlemeye başlamıştır. Buna rağmen İmparatorluk ordusundan meydanda herhangi bir iz görülmemiştir. Padişah, Viyana’ya yaklaşık 60 mil mesafede bulunan Güns (Köszeg) kalesini kuşatmıştır. Buradaki asıl amacı, V. Karl’ın kaleyi kurtarmak için kendi üzerine gelmesini beklemekti. Oldukça kalabalık olan imparatorluk ordusu, Viyana yakınlarındaki Brigittenau’da beklemekteydi ancak Osmanlı ordusunun karşısına çıkmaya cesaret edememişlerdi.

Habsburg kanadından bir saldırı gelmeyince Güns kalesini alan Osmanlı ordusu, Eylül 1532'de Gratz’a yönelmiştir. Fakat mevsimin iyice ilerlemesi nedeniyle buradan geri dönme kararı alınmıştır. Osmanlı tarihlerinde "Alaman Seferi" olarak bilinen bu harekat, aslında Viyana’yı doğrudan fethetmeyi amaçlayan bir askeri seferden ziyade, karşı tarafa büyük bir gözdağı verme ve Macar topraklarındaki Osmanlı otoritesini sağlamlaştırma amacı taşımıştır. Nitekim koca imparatorluk orduları, kendi topraklarına kadar giren Osmanlı ordusuna karşı hiçbir ciddi mukavemet gösterememiştir.

MACAR MESELESİNİN ÇÖZÜMÜ VE DENİZLERDEKİ YENİ STRATEJİ

Kanûnî Sultan Süleyman, Alaman Seferi’nden İstanbul’a döndükten sonra bu askeri harekatın şerefine çok görkemli şenlikler düzenletmiştir (22 Kasım 1532 / 23 Rebîülâhir 939). Beş gün beş gece boyunca devam eden bu eğlenceler sırasında padişah, halkın arasına karışmak için kıyafet değiştirmiş (tebdil-i kıyafet) ve Veziriazam İbrahim Paşa ile birlikte şehri dolaşmıştır. Bu gezilerinde bedestene gitmiş ve çarşılardaki düzeni bizzat teftiş etmiştir.

Bu dönem itibarıyla Macaristan meselesi artık belli bir dengeye ve çözüme kavuşmuş durumdaydı. Batı dünyasındaki siyasi gelişmeler de o an için Osmanlı Devleti’ne karşı yeni ve büyük bir tehdit oluşturacak gibi görünmüyordu. Ancak denizlerde durum biraz farklıydı; Andrea Doria komutasındaki imparatorluk donanması Mora sahillerine kadar gelerek Koron’u ele geçirmiş, Patras (Balyabadra) ve İnebahtı’ya asker çıkarmıştı. Bu gelişme, Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyetini korumak için donanmanın güçlendirilmesini zorunlu hale getirmiştir.

Bunun üzerine Sultan Süleyman, Akdeniz dünyasının en meşhur denizcisi olan "Barbaros" lakaplı Hayreddin Reis’i (Barbaros Hayreddin Paşa) Osmanlı donanmasının başına getirme kararı almıştır. Bu hamleyle, hem Osmanlı çıkarlarını korumak hem de Fransızlar ile yapılan diplomatik işbirliği doğrultusunda imparatorluğun İspanya kanadına denizden çok ağır bir darbe vurmak amaçlanmıştır. Bu sırada, ateşkes görüşmeleri yürütmek için İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Cornelius, 1533 yılının Ocak ayında padişah tarafından kabul edilmiştir. Sultan Süleyman, barış şartlarını kabul ettiğini bildirmiş, böylece batı sınırlarında bir süreliğine sükûnet sağlanmıştır.

DOĞU SİYASETİ VE İSLAM'IN KORUYUCULUĞU MİSYONU

Batıdaki işlerini rayına oturtan Kanûnî Sultan Süleyman, artık dikkatini uzun süredir zihnini meşgul eden doğudaki sorunlara çevirebilirdi. Padişah, uzun bir aradan sonra Batı'ya karşı gazâ ruhunu yeniden uyandırmıştı; şimdi ise sıra, asıl büyük problemlerin kaynağı olarak gördüğü Safevîler’e karşı İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlenmeye gelmişti.

Bu yeni yönelim, Osmanlı Devleti'nin sadece askeri yapısında değil, dini ve siyasi kimliğinde de köklü bir değişimi beraberinde getirecektir. Devlet mekanizmalarında dini hassasiyetlerin giderek artması, bürokratik ve siyasi işleyişi de etkileyen bir akıma dönüşmüştür. Bu durum, özellikle İbrahim Paşa’nın idam edilmesinden sonraki süreçte çok daha belirgin bir hal almıştır. Sultan Süleyman, kendi hükümdarlık misyonunu İslam’ın mutlak koruyucusu olma fikriyle ve geniş bir hilâfet anlayışıyla harmanlamaya başlamıştır. Veziriazam Lutfi Paşa’nın daha sonra kaleme aldığı ünlü hilâfet risâlesinde, padişahı "asrın imamı" ve "halife" unvanlarıyla tanımlaması, bu yeni anlayışın devlet katındaki yansımasını gösteren çok önemli bir belgedir.

DİNİ OTORİTENİN GÜÇLENMESİ VE RESMÎ DOKTRİN

Padişahın bu vizyonuna paralel olarak; Kemalpaşazâde, Çivizâde Mehmed ve Ebüssuûd Efendi gibi isimlerin şeyhülislamlık yaptıkları dönemdeki uygulamalar, dini anlayışın ne kadar katı bir çerçeveye oturtulduğu konusunda net ipuçları vermektedir. Bu dönemde Hanefîlik, Osmanlı Devleti’nin temel doktrini haline gelmiş ve adeta resmi bir mezhep niteliği kazanmıştır. Yeni hazırlanan kanun derlemelerinde veya mevcut kanunlarda, geleneksel olan "örfî" uygulamalar artık tamamen "şer‘î" (dini) temellere dayandırılarak açıklanmaya başlanmıştır.

Siyasi zeminde dini hassasiyetlerin bu derece yükselmesi, "dinden sapmakla" suçlanan kişilere yönelik takibat ve cezalandırmaları da hızlandırmıştır. Daha önce yaşanan Molla Kābız olayında padişahın bizzat ve fiili olarak devreye girmesi, bu tutumun ilk işaretlerindendi. Sonrasında ise dini inançları (ilhâd) nedeniyle suçlanan; Kâşifî, "Oğlan Şeyh" lakabıyla bilinen İsmâil Ma‘şûkī ve Şeyh Muhyiddin Karamânî gibi şahsiyetlerin idam edilmesi, devletin bu yeni ve tavizsiz dini-siyasi çizgisinin en somut örnekleri olmuştur.


IRAKEYN SEFERİ VE DOĞU STRATEJİSİ

Sultan Süleyman, dönemindeki derin dini zıtlaşmaların ve siyasi rekabetin de etkisiyle, muhtemelen Safevî Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Bu seferin oldukça zorlu geçeceğini tahmin ettiği için, yine geniş yetkilerle donattığı Veziriazam İbrahim Paşa ile birlikte çok ciddi bir planlama yaptı. 21 Ekim 1533 (2 Rebîülâhir 940) tarihinde İbrahim Paşa’yı öncü birliklerle sefere gönderen padişah, kendisi bir süre daha İstanbul’da kalarak gelişmeleri takip etmeyi tercih etti.

Bu bekleme süresinde, donanmanın başına geçmek üzere payitahta gelen Barbaros Hayreddin Paşa’yı huzuruna kabul etti. Onunla gerçekleştirdiği gazalar hakkında uzun sohbetler etti ve Akdeniz’deki genel durum üzerine detaylı bilgiler aldı. Ardından Hayreddin Paşa’yı, yeni kurulan Cezâyir-i Bahr-i Sefîd (Akdeniz Adaları) Beylerbeyliği’ne tayin edilmesi için Halep’e gönderdi. Barbaros, o sırada Halep’e ulaşmış ve hazırlıklarını sürdüren İbrahim Paşa’nın yanına gitti. Padişah bu süreçte üst üste kişisel kayıplar yaşadı. 19 Mart 1534’te annesi Hafsa Sultan’ın vefatıyla derinden sarsıldı. Yaklaşık bir ay sonra, 16 Nisan’da ise çok değer verdiği Şeyhülislam Kemalpaşazâde vefat etti.

Sultan Süleyman, altıncı büyük seferi olan bu harekat için 11 Haziran 1534 (29 Zilkade 940) tarihinde Üsküdar yakasına geçerek yola çıktı. 23 Haziran’da Van Kalesi’nin ele geçirildiği müjdesini aldı. 1 Temmuz’da Kütahya’ya vardığında, burada üç gün boyunca sürek avı düzenledi. Ordu Konya’ya ulaştığında, Veziriazam İbrahim Paşa’nın 6 Ağustos’ta Tebriz’e girdiği haberi geldi. Padişah Konya’da Mevlânâ Türbesi’ni ziyaret ederek manevi bir hazırlık yaptı. Kayseri üzerinden Sivas’a geçtiğinde Özbek elçilerini, Erzincan’da ise Şirvan Şahı II. Halil Han’ın elçilerini kabul ederek bağlılıklarını bildirmelerini sağladı. Erzurum’a vardığında ise şehirdeki türbeleri tek tek dolaştı.

TEBRİZ'DEN BAĞDAT'A ZORLU YOLCULUK

Başlangıçta İbrahim Paşa, Tebriz’e dirençle karşılaşmadan girdiği için kışı Diyarbekir’de geçirmeyi planlıyordu. Ancak Safevîler’in karşı atağa geçmesi ve İbrahim Paşa’nın yardım talep etmesi üzerine padişah rotasını Tebriz’e çevirdi. 28 Eylül 1534’te Tebriz önlerine ulaştı ve şehir halkı tarafından görkemli bir törenle karşılandı. Burada Gîlân Hanı Muzaffer Han’ı huzuruna kabul etti ve bölgenin güvenliği için gerekli atamaları gerçekleştirdi.

Ardından orduyla birlikte Sultâniye üzerinden Bağdat’a doğru yürüyüşe geçti. Bu aşamadan sonra orduyu çok yıpratıcı bir yolculuk bekliyordu. Şiddetli kar ve yağmur nedeniyle yollar tamamen balçığa dönüşmüştü. Çamur yüzünden ilerleyemeyen yaklaşık 100 araba yakılmak zorunda kalındı. Hatta bazı ağır toplar, düşman eline geçmemesi için çamura gömülerek saklandı. Bu gergin ortamda, 24 Ekim’de nüfuzlu bir devlet adamı olan Başdefterdar İskender Çelebi’yi görevden azletti. Hemedan ve Kasrışîrin yolunu izleyerek Hânekīn’e ulaştığında, Bağdat valisinin kendisine itaatini sunan elçilerini kabul etti. Nihayet 30 Kasım’da Bağdat’a resmen girdi.

BAĞDAT'TA İMAR VE DİNİ MESAJLAR

Bağdat’a girdiğinde yaptığı ilk iş, bizzat aratıp buldurduğu İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin kabrini ziyaret etmek oldu. Şehrin harabelerini gezen padişah, halkın kesinlikle incitilmemesi için sert emirler verdi ve kışı burada geçirdi. Bağdat’ta kaldığı dört ay boyunca şehrin yeniden imarı için büyük çaba sarf etti. İmâm-ı Âzam’ın türbesini yeniden inşa ettirdi. Ayrıca Abdülkādir-i Geylânî’nin mezarı üzerine bir türbe, etrafına da medrese, tekke, imaret ve bir camiden oluşan büyük bir külliye yaptırdı.

Padişah ayrıca Necef ve Kerbelâ’yı da ziyaret etti. Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’in makamlarında dua edip, onların soyundan gelenlere (seyyid ve şeriflere) bolca altın dağıttı. Bu hareketiyle, Şiilik üzerinden meşruiyet arayan Safevîler’e karşı, İslam dünyasının her kesimini kucaklayan güçlü bir dini mesaj verdi.

SEFERİN SONU VE İBRAHİM PAŞA'NIN İDAMI

Bağdat’tayken Safevî ordusunun Van’a saldırdığı haberini alan padişah, 1 Nisan 1535’te tekrar Tebriz yönüne hareket etti. 21 Nisan’da Kerkük’e ulaştı ve burada yirmi dört gün konakladı. Doğu Anadolu güzergâhını takip ederek üç ay sonra, 3 Temmuz 1535’te yeniden Tebriz’e vardı. Şahın sarayına yerleşerek İbrahim Paşa ile birlikte burada kaldı. Sultan Hasan Camii’nde kıldığı cuma namazıyla hakimiyetini sembolik olarak ilan etti. Tebriz’de bulunduğu sırada, muhtemelen İbrahim Paşa’nın tavsiyesiyle divan protokolünde bazı değişiklikler yaptı.

20 Temmuz’da Şah Tahmasb’ın üzerine yürüme kararı aldı. Bu sırada şahın kardeşi Sâm Mirza da padişahın safında yer alıyordu. Ancak Şah Tahmasb, Osmanlı ordusunun karşısına çıkmak yerine sürekli geri çekiliyordu. Padişah 3 Ağustos’ta Sultâniye’yi geçip Dergezîn’e ulaştığında, şahın İsfahan’a kaçtığı haberini aldı. Şahın meydan savaşına yanaşmayacağını anlayan Kanûnî Sultan Süleyman, 27 Ağustos’ta İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı. Ahlat, Diyarbekir, Urfa, Halep, Antakya ve Adana üzerinden geçen bu uzun dönüş yolculuğu boyunca şehirleri teftiş etti ve av partileri düzenledi. Yaklaşık bir buçuk yıl süren ayrılığın ardından İstanbul’a ulaştığında halk tarafından büyük şenliklerle karşılandı.

Tarihte "Irakeyn Seferi" olarak bilinen bu büyük askeri harekat, bazı önemli sonuçlar doğurmuş olsa da padişaha Safevî meselesinin sanıldığı kadar kolay çözülemeyeceğini göstermiştir. Bu seferden elde edilen en somut kazanç Bağdat’ın fethi ve Basra hâkiminin Osmanlı’ya bağlılığını bildirmesiydi. Ancak ordu çekilir çekilmez Tebriz tekrar Safevîlerin eline geçmiş ve Van bölgesi yeniden tehdit altına girmişti.

Sefer boyunca yaşanan askeri zorlukların ve lojistik kayıpların sorumluluğu Veziriazam İbrahim Paşa’ya yüklendi. Padişah, hem bu seferdeki aksaklıkların hem de saray içindeki ailevi çekişmelerin etkisiyle, en yakın arkadaşı ve on üç yıllık veziriazamı İbrahim Paşa’yı 14-15 Mart 1536 gecesi sarayda aniden idam ettirdi.

İBRAHİM PAŞA SONRASI DEĞİŞİM VE KORFU SEFERİ

Veziriazam İbrahim Paşa’nın idam edilmesi, muhtemelen Kanûnî Sultan Süleyman’ın iç dünyasında ve ruh halini derinden etkileyecek büyük değişimlere neden olmuştur. Aile içindeki gruplaşmaların ve çatışmaların etkisiyle gittikçe daha katı bir hükümdar haline gelen padişah, bu süreçten sonra eşi Hürrem Sultan’ın etkisine daha fazla girmiştir.

Bir yandan bu içsel bunalımlarıyla mücadele eden padişah, diğer yandan Barbaros Hayreddin Paşa’nın Akdeniz’deki başarılarını yakından izliyordu. Zihninde öteden beri var olan İtalya’yı fethetme hayalini gerçekleştirmek için fırsat kolluyordu. Hem yaşadığı buhranlı havadan kurtulmak hem de İtalya istilasına zemin hazırlamak amacıyla yedinci büyük seferini Korfu üzerine yapmaya karar verdi. Bu sefer, tarihsel açıdan bir ilke de sahne olmuştur; zira denizlerde ilk kez Fransız ve Osmanlı askerleri ortak bir askeri harekat yürütmüştür. Bu harekat aynı zamanda, 1535 Temmuz ayında Barbaros’un savunduğu Tunus ve Halkulvâdî’yi ele geçiren İmparator V. Karl’a verilmiş sert bir cevap niteliği taşıyordu.

Sultan Süleyman, 17 Mayıs 1537 (7 Zilhicce 943) tarihinde İstanbul’dan yola çıkarken yanına Hürrem Sultan’dan olan oğulları Şehzade Mehmed ve Selim’i de almıştır. Padişah 13 Temmuz’da Avlonya’ya vardığında, Osmanlı donanması denizdeki faaliyetlerine devam ediyordu. Hatta ordunun bir kısmı İtalya’nın Otranto bölgesine asker çıkarmayı başarmıştı. Ancak Korfu adasına yapılan çıkarma ve kaleye yönelik kuşatma beklenen başarıyı getirmedi. Padişah, beklenmedik bir kararla kuşatmanın kaldırılmasını emretti ve 15 September’de İstanbul’a doğru yola çıktı. Bir süre Edirne’de kaldıktan sonra 22 Kasım’da başkente ulaştı.

BOĞDAN SEFERİ VE PREVEZE ZAFERİ

Padişah, Korfu seferindeki başarısızlığın yarattığı olumsuz havayı dağıtmak amacıyla, 8 Temmuz 1538 (10 Safer 945) tarihinde Boğdan üzerine yeni bir sefere çıkmaya karar verdi. Boğdan voyvodalığı o dönemde Osmanlı’ya bağlı (metbû) bir konumdaydı ancak çıkan sorunlar müdahaleyi gerekli kılmıştı. Bu seferden yaklaşık bir ay önce padişah, Hadım Süleyman Paşa’ya önemli bir emir vermişti; Süveyş’teki donanma ile harekete geçerek Portekizlilerin Hint denizlerindeki faaliyetlerini durdurmasını istemişti. Çünkü Hindistan’daki küçük Müslüman devletler, Portekiz baskısından şikayet ederek Osmanlı padişahından yardım talep ediyorlardı.

Sultan Süleyman, 17 Temmuz’da Edirne’ye ulaştı. Bir hafta sonra Basra Emîri Râşid’in oğlu huzura gelerek bağlılığını bildirdi ve Basra’nın anahtarlarını padişaha sundu. 16 Ağustos’ta Babadağı’na geçen padişah, burada ünlü Sarı Saltuk Baba Türbesi’ni ziyaret etti ve bölgede av partileri düzenledi. 15 Eylül’de Boğdan’ın merkezi Suceava’ya girdi. İsyancı voyvoda Petru Rareş kaçmak zorunda kalınca Boğdan meselesi kesin olarak çözüldü. Bu zaferle birlikte İstanbul’un gıda ihtiyacı ve Karadeniz hakimiyeti için kritik önemdeki Moldova kıyıları ele geçirildi. Ayrıca Akkirman’dan Lviv’e kadar uzanan stratejik yolların kontrolü Osmanlı eline geçti.

Padişah İstanbul’a dönüş yolundayken, 28 Eylül’de dünya denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden biri kazanıldı. Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze’de ezeli rakibi Andrea Doria’yı büyük bir bozguna uğrattı. Bu zaferin haberi, 14 Ekim’de Yanbolu konağında bulunan ordugâha ulaştı. Padişah dönüş yolunda yine bir süre Edirne’de konakladı ve 27 Kasım’da İstanbul’a girdiğinde zaferin onuruna muazzam törenler düzenlendi.

AİLE İLİŞKİLERİ VE EDİRNE GÜNLERİ

Zaferlerin ardından Venedik ile çatışmaları sona erdiren bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmayla Barbaros’un fethettiği Ege adalarının statüsü resmileştirildi. Padişah, Veziriazam Ayas Paşa’nın vefatı üzerine, 13 Temmuz 1539 (26 Safer 946) tarihinde kız kardeşiyle evli olan Lutfi Paşa’yı bu makama atadı. Ancak Lutfi Paşa’nın görevi uzun sürmedi; padişahın kız kardeşine kötü davranması nedeniyle bir süre sonra azledildi. Bu durum, Sultan Süleyman’ın ailesine ve hanedan üyelerine olan aşırı düşkünlüğünün bir göstergesiydi ve bu özellik, Osmanlı hanedanının bundan sonraki karakterini de şekillendirecekti.

İstanbul’daki gergin siyasi atmosferden uzaklaşmak isteyen padişah, kış aylarını Edirne’de geçirmeye başladı. İstanbul’dayken de Kocaeli taraflarına kadar uzanan bölgelerde uzun süreli av partileri tertip etti. Eylül 1539 civarında Bursa’ya giderek atalarının türbelerini ziyaret etti, ardından Gelibolu üzerinden avlanarak İstanbul’a döndü. Başkentte oğulları Bayezid ve Cihangir için görkemli sünnet düğünleri yaptırdı. Aynı dönemde kızı Mihrimah Sultan’ı Rüstem Paşa ile evlendirdi. Bu törenlerin hemen ardından, yanına Lutfi Paşa ve damadı Rüstem Paşa’yı da alarak tekrar Edirne’ye gitti ve Yanbolu civarında geniş kapsamlı av şenlikleri düzenletti.

BUDİN’İN DOĞRUDAN MERKEZE BAĞLANMASI

Tam bu sırada Avrupa’daki gelişmeler, 1533 yılından beri devam eden sessizliği bozdu. Macar Kralı Szapolyai’nin 20 Temmuz 1540’taki ölümü, Macaristan meselesini tekrar alevlendirdi. Ölümünden iki yıl önce Szapolyai, rakibi Ferdinand ile gizli bir anlaşma yapmıştı. Bu anlaşmaya göre; bir varis bırakmadan ölürse Macar tahtı Ferdinand’a kalacaktı. Szapolyai’nin ölümünden hemen önce bir oğlu (Sigismund) dünyaya gelmesine rağmen, Ferdinand bu anlaşmaya dayanarak tüm Macaristan’da hak iddia etti ve harekete geçti.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın bu duruma sessiz kalması mümkün değildi. Osmanlılar, kendi doğal sınırlarının Tuna Nehri değil, Budin’in batısı ve kuzeyi olması gerektiğine inanıyorlardı. Ferdinand 1541 yılının Mayıs ayında Budin’i kuşatınca, padişah "İstabur Seferi" olarak bilinen yeni bir Macar seferine çıktı. 26 Ağustos 1541 (4 Cemâziyelevvel 948) tarihinde Budin önlerine ulaştı. Burada küçük kral Sigismund, dul kraliçe ve Piskopos Martinuzzi tarafından karşılandı.

Padişah, artık Budin’in eski vasal (bağımlı krallık) statüsünde kalmasının mümkün olmadığına karar verdi. Küçük krala yönetmesi için Erdel (Transilvanya) bölgesi verildi. Budin ise doğrudan doğruya bir Osmanlı beylerbeyliği merkezi haline getirildi. 2 Eylül’de şehre giren padişah, Budin’in artık bir Osmanlı şehri olduğunu ilan eden sembolik ve resmi törenler düzenletti ve şehrin yönetimi için gerekli atamaları bizzat gerçekleştirdi.



BUDİN’İN TAHKİMİ VE ESTERGON SEFERİ

Kanûnî Sultan Süleyman’ın bu dönemdeki temel stratejisi, Budin merkezli eski Macar topraklarını tek bir hâkimiyet altında birleştirmekti. Bu hedef doğrultusunda atılan adımlar, tüm Osmanlı ülkesine büyük bir "fetih" müjdesi olarak duyuruldu. Padişah, 28 Eylül’de Budin’den ayrılıp İstanbul’a doğru yola çıktı. 27 Kasım’da başkente varmadan hemen önce, Kuzey Afrika’dan zafer haberleri ulaştı. Habsburg İmparatoru V. Karl, Cezayir’e asker çıkararak bölgeye tutunmaya çalışmış ancak ağır bir yenilgiye uğramıştı. Bu haber halk arasında genel bir sevinç havası yarattı.

Diplomatik alanda da hareketlilik sürüyordu. Portekiz Elçisi Diogo de Mesquita İstanbul’a geldi. Portekiz Kralı’na barış şartlarının iletildiği 28 Mayıs 1542 tarihli resmi mektup elçiye teslim edildi. Elçi, Sâlih Reis eşliğinde Cebelitârık (Sebte) Boğazı’na kadar güvenlik içinde uğurlandı. Ayrıca Yemen bölgesinden de devlete bağlılık haberleri geliyordu.

Ancak Avusturya Arşidükü Ferdinand, Budin üzerindeki emellerinden vazgeçmiş değildi. İmparatorluk ordularının komutasını devralan Brandenburg Prensi II. Joachim, 20 Ağustos 1542’de Estergon’a, ardından Peşte’ye ulaştı. Bu gelişmeyi haber alan padişah, yanında oğlu Bayezid ile birlikte hemen Edirne’ye hareket etti. Çok geçmeden, Peşte’yi kuşatan Habsburg ordusunun bozguna uğratıldığı haberi ulaştı (24 Kasım 1542). Buna rağmen Sultan Süleyman sefer hazırlıklarını durdurmadı. Kışı Edirne’de geçirdikten sonra, 23 Nisan 1543 (18 Muharrem 950) tarihinde onuncu büyük seferine çıktı. Bu seferin asıl amacı, Budin Beylerbeyliği’nin konumunu sağlamlaştırmak ve sınır ihlallerine karşı Osmanlı’nın gücünü göstermekti.

Askeri harekât boyunca Osmanlı ordusu hızla ilerledi. 22 Haziran’da Valpo Kalesi, hemen peşinden Pécs (Peçuy) ve 6 Temmuz’da Şikloş ele geçirildi. Ardından stratejik öneme sahip Estergon Kalesi kuşatıldı ve 10 Ağustos’ta fethedildi. Padişah şehre girerek incelemelerde bulundu. Bu başarıyı 15 Ağustos’ta Tata ve 3 Eylül’de İstolni Belgrad kalelerinin fethi izledi. Böylece Osmanlılar, daha önceki barış görüşmelerinde masa başında talep ettikleri hedeflere, savaş meydanında kazanarak ulaşmış oldular. Budin Beylerbeyliği’nin çevresi genişletilerek güvenliği tam olarak sağlandı.

ŞEHZADE MEHMED’İN VEFATI VE VERASETE DAİR KARARLAR

Amacına ulaşmış bir hükümdar olarak Edirne’ye dönen Kanûnî Sultan Süleyman, burada hayatının en acı haberlerinden birini aldı. Hürrem Sultan’dan olan ve kendisinden sonra tahtın en güçlü adayı olarak görülen Manisa Sancak Beyi Şehzade Mehmed vefat etmişti (5-6 Kasım 1543 / 7-8 Şâban 950). Padişah süratle İstanbul’a giderek oğlunun cenazesine katıldı. Çok sevdiği oğlu için büyük bir cami (Şehzadebaşı Camii) inşa edilmesini emretti. Bu derin üzüntü nedeniyle uzun süre sıkıntılı günler geçiren padişah, üzerindeki baskıyı hafifletmek için tekrar Edirne’ye giderek av şenliklerine katıldı.

Bir süre sonra yanında Hürrem Sultan ve küçük oğlu Cihangir ile birlikte Bursa’ya geçti. Burada, Şehzade Mehmed’in yerine Saruhan Sancak Beyliği’ne (Manisa) atadığı diğer oğlu Şehzade Selim ile bir araya geldi. Manisa’ya atanmak, o dönemde tahtın resmi varisi olmanın bir işareti sayılıyordu. Bu durum, padişahın artık kendi yerine Selim’i düşündüğünü ve en büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı tamamen göz ardı ettiğini açıkça gösteriyordu.

BEŞ YILLIK DİNLENME DÖNEMİ VE YENİ ANTLAŞMALAR

1543 ile 1548 yılları arasındaki beş yıllık süreç, padişahın saltanatındaki ilk uzun süreli dinlenme dönemi olarak kabul edilir. Bu süreçte iç ve dış siyasette önemli değişimler yaşandı:

İdari Değişim: 2 Aralık 1544’te damadı Rüstem Paşa’yı veziriazamlığa getirdi. Bu atama, saray içindeki Hürrem Sultan etkisini daha da güçlendirdi.

Denizlerdeki Kayıp: Barbaros Hayreddin Paşa, Fransız donanmasıyla ortaklaşa Nice Kalesi’ni kuşatmıştı. Bu son büyük görevinin ardından İstanbul’a dönen Barbaros, 1546’da vefat etti.

Habsburg Barışı: V. Karl ve Ferdinand’ın gönderdiği elçilerle yürütülen görüşmeler sonucunda, önce 1545’te bir mütareke, ardından Haziran 1547’de beş yıllık bir antlaşma imzalandı.

Bu antlaşma, Habsburg hanedanını Osmanlı baskısından geçici olarak kurtarmıştır. Osmanlı Devleti ise bu barışla birlikte batı sınırlarını güvence altına alarak, planladığı yeni İran (Safevî) seferine odaklanma fırsatı bulmuştur. Yapılan antlaşma gereği Ferdinand, elinde tuttuğu bazı Macar toprakları karşılığında Osmanlı’ya yıllık haraç ödemeyi kabul etmiştir. Bu belge, sonraki yıllarda Osmanlı-Habsburg ilişkilerinin temel hukuki zeminini oluşturması bakımından büyük bir öneme sahiptir.


İKİNCİ İRAN SEFERİ VE ELKAS MİRZA MESELESİ

Batı sınırlarında barışın tesisiyle sağlanan huzur ortamı, doğuda baş gösteren yeni gelişmeler neticesinde yerini askeri hareketliliğe bırakmıştır. Safevî Şahı Tahmasb’ın kardeşi Elkas Mirza’nın Osmanlı Devleti’ne sığınması, Kanûnî Sultan Süleyman’ın yeniden ordunun başına geçmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Padişah, İran’daki iç karışıklıkları da dikkate alarak, Safevî meselesine kesin bir çözüm bulabileceğini düşünmekteydi.

Bu sefere karar verilmesinde pek çok etken bir araya gelmiştir:

Dini ve Siyasi Misyon: Şah Tahmasb’ın Şirvan bölgesini baskı altına alması ve Sünni halkın Osmanlı’dan yardım talep etmesi.

İslam Dünyasının Koruyuculuğu: Özbeklerin Safevîlere karşı yardım istemesi ve padişahın "hilafet" anlayışının giderek kuvvetlenmesi.

Stratejik Fırsat: Elkas Mirza’nın sığınmasıyla Safevî tahtı üzerinde hak iddia edebilme ihtimali.

Tüm bu sebepler, ilerlemiş yaşına rağmen padişahı yeni bir doğu seferine çıkmaya mecbur bırakmıştır. O dönemde vaktinin çoğunu Edirne’de geçirip sınır haberlerini değerlendiren padişah, Ocak 1547’de Bağdat beylerbeyinin Basra’daki başarı haberlerini almıştır. Mart ayında İstanbul’a dönmesine rağmen, Haziran ayına kadar saraya girmemiş ve vaktini avlanarak geçirmiştir. Nihayet 1 Haziran’da saraya dönmüş ve 4 Temmuz’da Elkas Mirza ile bir at gezisine çıkarak İran seferinin detaylarını görüşmüştür. Tarihçiler, bu özel görüşmenin padişahın sefer konusundaki kararlılığını iyice pekiştirdiğini belirtir.

SEFERİN BAŞLAMASI VE TEBRİZ’E YÜRÜYÜŞ

Padişah, hazırlıkların tamamlanmasını beklemek amacıyla 25 Kasım’da Gümülcine civarında ava çıkmıştır. Edirne’nin güvenliğini oğlu Şehzade Selim’e emanet ettikten sonra, 29 Mart 1548 (18 Safer 955) tarihinde İstanbul’dan orduyla birlikte hareket etmiştir. Sultan Süleyman’a her zaman büyük bir saygı ve çekinceyle (tâzimle) yaklaşan Şah Tahmasb, kardeşine verilen bu destekten endişe duyarak Osmanlı ordusunun karşısına doğrudan çıkmaktan kaçınmıştır.

Yolculuk sırasında padişahın oğullarıyla olan münasebetleri dikkat çekicidir. Konya’ya vardığında Karaman Beyi Şehzade Bayezid, Sivas’a ulaştığında ise kendisini tahtın en güçlü adayı olarak gören Amasya Sancak Beyi Şehzade Mustafa babalarını karşılamışlardır. Ordu, Adilcevaz ve Hoy üzerinden ilerleyerek 27 Temmuz 1548 (20 Cemâziyelâhir 955) tarihinde Tebriz’e ulaşmıştır. Padişah otağını şehrin dışına kurdurmuş, ancak sembolik olarak birkaç kez şehre girmiştir. Burada bir ara Elkas Mirza’yı İran tahtına geçirmeyi planlasa da, muhtemelen siyasi sakıncalar nedeniyle bu projeden vazgeçilmiştir.

ASKERİ HAREKÂT VE VAN’IN FETHİ
Sultan Süleyman 1 Ağustos’ta Tebriz’den ayrılmış ve Van önlerine gelmiştir. Kalenin kuşatılması görevini Veziriazam Rüstem Paşa’ya havale etmiştir. Stratejik öneme sahip Van Kalesi 24 Ağustos’ta fethedilmiş ve derhal bir beylerbeyilik merkezi haline getirilmiştir. Mevsimin iyice ilerlemiş olması sebebiyle padişah, kışı geçirmek üzere 29 Eylül’de Diyarbekir’e, iki ay sonra da Halep’e geçmiştir. Altı ay kadar kaldığı Halep’te, Yemen’den gelen yeni fetih haberleriyle moral bulmuştur.

Bu sırada Şah Tahmasb, Osmanlı’nın elindeki Erciş, Ahlat ve Adilcevaz yörelerini yağmalayıp Kars Kalesi’ni inşa eden askerleri katletmiştir. Buna karşılık padişah, Safevî topraklarının iç kısımlarını (Kum ve Kâşân) tahrip etmesi için Elkas Mirza’yı görevlendirmiştir. Elkas, bu harekâtla Şiraz’a kadar uzanmıştır. Aynı dönemde Van Beylerbeyi İskender Paşa Hoy’u ele geçirmiş, Vezir Kara Ahmed Paşa ise Gürcistan harekâtıyla görevlendirilmiştir. Elkas Mirza, padişaha bu süreçte çok kıymetli hediyeler, tezhipli kitaplar ve değerli kumaşlar göndermiştir. Sultan Süleyman, bu sırada yanına çağırdığı oğlu Şehzade Bayezid ile birlikte Hama’ya kadar uzanan geniş kapsamlı av partileri düzenlemiştir.

SEFERİN SONUÇLARI VE YENİ İDARİ DÜZEN

Yeni sefer mevsimi geldiğinde padişah tekrar Diyarbekir’e hareket etmiştir. Ancak Safevîlere karşı yürütülen harekâtları izledikten sonra, ordunun da telkini ve baskısı üzerine İstanbul’a dönme kararı almıştır. Esasen bu ikinci İran seferinden de Safevî devletini yıkmak gibi kesin ve köklü bir sonuç alınamamıştır. Elkas Mirza’yı tahta geçirme projesi başarısızlıkla sonuçlanmış, Şah Tahmasb meydan savaşından kaçmaya devam etmiştir.

Buna rağmen seferin Osmanlı stratejisi üzerinde önemli bir etkisi olmuştur. Safevîlerin tamamen ortadan kaldırılamayacağı gerçeği kabul edilmiş, bunun yerine onları sınır boylarında çok güçlü askeri tedbirlerle durdurmanın daha mantıklı olduğu anlaşılmıştır. Bu yeni savunma doktrini çerçevesinde, Hakkâri’yi de içine alan Van Beylerbeyliği kurularak bölgedeki Osmanlı otoritesi kalıcı hale getirilmiştir.

YAŞLILIK DÖNEMİ VE SARAYDAKİ PSİKOLOJİK ATMOSFER

Kanûnî Sultan Süleyman, 21 Aralık 1549 tarihinde İstanbul’a döndükten sonra vaktinin büyük bir kısmını payitahtta ve çok rahat ettiği Edirne’de geçirmeye başladı. Ancak 1550 yılından itibaren, padişahın hem fiziksel hem de ruhsal açıdan en zorlu yılları başlıyordu. İlerleyen yaşıyla birlikte hastalıkları artmış, bu durum kendisini iyice yaşlı hissetmesine neden olmuştu. İkinci İran seferinin tam anlamıyla başarıya ulaşamamış olması, devleti yeni ve güçlü bir hamle yapmaya zorluyordu.

Padişah, bu dönemde manevi bir sığınak ve devletin ihtişamının bir simgesi olarak 13 Haziran 1550 (27 Cemâziyelevvel 957) tarihinde Süleymaniye Camii ve Külliyesi’nin inşasını başlattı. Ancak uzun süredir tahtta bulunması ve sağlığının bozulması, oğulları arasındaki taht rekabetini iyice kızıştırdı. Hürrem Sultan, Veziriazam Rüstem Paşa ve çevresindekilerin padişah üzerindeki nüfuzu bu dönemde zirveye ulaştı. Sultan Süleyman, kendisinden sonra taht için Şehzade Selim’i planlıyordu; fakat dedesi II. Bayezid’in oğlu (Yavuz Sultan Selim) tarafından tahttan indirilmesi gibi bir kadere kurban gitmekten de büyük endişe duyuyordu.

Padişahın sağlığının bozulduğuna dair haberler, İspanya sarayına kadar ulaşmıştı. Dönemin raporlarında padişahın oldukça sinirli, üzgün ve melankolik bir ruh hali içinde olduğu belirtiliyordu. Hatta Hürrem Sultan’ın, padişahı sakinleştirmek için afyon içerikli özel ilaçlar hazırlattığı rivayet edilmektedir. Ancak 1551 yılına gelindiğinde, Batı’daki askeri gelişmeler ve oğulları arasındaki rekabetin su yüzüne çıkması, padişahı yeniden siyasi bir canlılığa itmiştir. Bu dönemde yönetimin durumu hakkında ipucu veren en önemli gelişme, donanmanın Hürrem Sultan’ın etkisiyle Rüstem Paşa’nın kardeşi Sinan Paşa’ya emanet edilmesidir.

ERDEL MESELESİ VE HABSBURG REKABETİ

Sultan Süleyman meselelerden bunaldıkça Edirne’ye gidip avlanarak vakit geçirse de, tüm dikkatini Erdel’de patlak veren olaylara vermişti. Erdel Kralı Zsigmond’un vasisi olan Martinuzzi’nin (Türk kaynaklarında Barata) yürüttüğü ikili oyunlar ve entrikalar, 1547 yılında Habsburglarla yapılan barışı temelinden sarstı. Budin’in güvenliğini sağlamak isteyen Osmanlı kuvvetleri, sınır boylarında yeni bir harekata girişmek zorunda kaldı.

Bu süreçte şu askeri gelişmeler yaşandı:

Fetihtler: Becs, Beçkerek, Çanad ve Lipva kaleleri ele geçirildi.

Tımışvar’ın Fethi: Tımışvar kuşatıldı ve 1552 yılında İkinci Vezir Ahmed Paşa tarafından zapt edildi.

Alman Bozgunu: Budin Beylerbeyi Ali Paşa, Palast ovasında Alman birliklerini ağır bir yenilgiye uğrattı ve çevredeki önemli kaleleri aldı.

Eğri Kuşatması: Tüm başarılara rağmen, stratejik bir noktada bulunan Eğri Kalesi ele geçirilemedi.

Kanûnî Sultan Süleyman bu olayları yakından takip etmesine rağmen, Batı seferi için ordunun başına geçmedi. Bunun temel sebebi, Doğu sınırında Erzurum civarında Safevîlerle yaşanan çatışmaların şiddetlenmesiydi. Padişah için Doğu’daki Safevî tehdidi her zaman daha öncelikli bir problem teşkil ediyordu.

ŞEHZADE MUSTAFA MESELESİ VE ÜÇÜNCÜ İRAN SEFERİ

Padişahın kulağına, Amasya’da bulunan büyük oğlu Şehzade Mustafa lehine ciddi gelişmeler olduğu ve artık yaşlanan padişahın tahtı oğluna bırakması gerektiği yönünde dedikodular gelmeye başladı. Kırk yaşına yaklaşan Şehzade Mustafa, kardeşleri Selim veya Bayezid’in kendisinin önüne geçirilmesini kabul etmiyordu. Mustafa’nın çevresindeki askeri ve siyasi kitleler, babasının hasta olduğu ve devleti yönetemeyeceği fikrini işleyerek, tıpkı Yavuz Sultan Selim’in babasına yaptığı gibi tahtı devralması gerektiğini savunuyordu.

Bu durum, Mustafa’yı devre dışı bırakıp kendi çocuklarına taht yolunu açmak isteyen Hürrem Sultan ve Rüstem Paşa ekibi için bulunmaz bir fırsat oldu. Padişah, kendisine karşı bir darbe girişimi hazırlığı içinde olduğuna inandırıldığı oğlu Mustafa’yı tamamen gözden çıkardı. Ancak halk ve askerler tarafından çok sevilen bir şehzadenin katledilmesinin yaratacağı büyük tepkiyi dindirmek gerekiyordu. Bu tepkiyi dengelemek ve dikkati başka yöne çekmek amacıyla, İran üzerine üçüncü bir büyük seferin yapılması planlandı.


NAHCIVAN SEFERİ VE ŞEHZADE MUSTAFA’NIN İDAMI

Kanûnî Sultan Süleyman, 28 Ağustos 1553 (18 Ramazan 960) tarihinde İstanbul’dan on ikinci büyük seferi için ayrıldı. Ancak bu seferin görünürdeki amacı Safevîler olsa da, padişahın öncelikli hedefi kendi oğlu Şehzade Mustafa idi. Yol boyunca Mustafa aleyhtarları tarafından yürütülen olumsuz propagandalar ve çeşitli dedikodular padişahın kulağına sürekli olarak ulaşıyordu. Sultan Süleyman bu zorlu yolculukta yanında, sağlığı yerinde olmayan oğlu Şehzade Cihangir’i de götürüyordu.

8 Eylül’de Yenişehir’e ulaşıldığında padişahı oğlu Bayezid karşıladı ve kendisine Edirne muhafazası görevi verildi. Bolvadin’e gelindiğinde ise diğer oğlu Şehzade Selim ordugâha dahil oldu. Ordu, 4 Ekim’de Konya Ereğlisi mevkiine ulaştı. Ertesi gün, Şehzade Mustafa babasının elini öpmek ve saygılarını sunmak amacıyla otağ-ı hümayuna girdi. Ancak içeri girdiğinde babasını değil, kendisini bekleyen cellâtları buldu ve orada idam edildi.

Bu elim olayın ardından Kanûnî Sultan Süleyman’ın zaman geçtikçe büyük bir pişmanlık ve üzüntü duyduğu hem Osmanlı hem de Batı kaynaklarında açıkça kaydedilmiştir. Bazı şairlerin, özellikle Taşlıcalı Yahyâ’nın bu hadise üzerine yazdığı çok ağır eleştiriler içeren mersiyelere karşı padişah sessiz kalmayı tercih etmiştir. Hatta çocukluk arkadaşı olan meşhur mutasavvıf Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin, bu olay nedeniyle padişahla küstüğü ve konuşmadığı menâkıbnâmelere konu olmuştur.

EVLAT ACISI VE HALEP GÜNLERİ

Padişah, bu trajik olayın halk ve ordu üzerindeki olumsuz izlerini silmek amacıyla Veziriazam Rüstem Paşa’yı görevden azletti. Yerine Kara Ahmed Paşa’yı getirdi. Karışık duygular ve derin bir keder içinde olan Sultan Süleyman, 8 Kasım’da Halep’e ulaştı. Ancak burada onu ikinci bir büyük acı bekliyordu. Ağabeyi Mustafa’nın ölümünden derin bir üzüntü duyan ve babasının üzerine çok titrediği oğlu Şehzade Cihangir, 27 Kasım 1553’te vefat etti.

İki oğlunu çok kısa aralıklarla kaybeden padişah, büyük bir ümitsizliğe ve karamsarlığa kapıldı. Bu kayıpların yarattığı psikolojik çöküntüyü uzun süre üzerinden atamadı. Hatta bu ruh hali nedeniyle, tıpkı babası Yavuz Sultan Selim gibi Kudüs’ü ve Halil İbrâhim (Hebron) makamını ziyaret etme isteğinden dahi vazgeçti. Yine de içinde bulunduğu bu ağır efkârı dağıtmak için İstanbul’a dönmek yerine, kararlılıkla Safevîler üzerine yürümeyi tercih etmesi dikkat çekici bir durumdur.

TAHMİS VE TAHRİBAT: NAHCIVAN HAREKÂTI

Halep’te beş ay kalan padişah, burada da vaktini avlanarak geçirdi. 9 Nisan 1554 tarihinde Halep’ten hareket ederek 12 Mayıs’ta Diyarbekir’e ulaştı. Üç gün sonra Cülek mevkiinde büyük bir harp divanı topladı. Yaşanan trajik olaylardan etkilenen askerin moralini düzeltmek için bizzat devreye girdi. Kapıkulu askerlerinin ileri gelenlerini huzuruna kabul ederek, onları teskin edici ve cesaretlendirici konuşmalar yaptı.

Kars önlerine ulaşıldığında Safevî Devleti’ne resmen savaş ilan edildi. Osmanlı ordusu 13 Temmuz’da Revan’a (Erivan) girerek bölgeyi tamamen tahrip etti. Aynı strateji 28 Temmuz’da, Safevîler tarafından boşaltılmış olan Nahcıvan’da da uygulandı. Padişahın temel amacı, daha önce Şah Tahmasb’ın Osmanlı topraklarında yaptığı yağma ve yıkımın öcünü almaktı; bu yüzden ele geçirilen bölgelerde garnizon bırakılmadı, sadece yakıp yıkma stratejisi izlendi.

Bu ağır tahribat karşısında Şah Tahmasb, barış görüşmeleri yapabilmek için çeşitli diplomatik girişimlerde bulunmaya başladı. Bu sırada Osmanlı birlikleri Çoruh vadisi ve Kerkük dolaylarında önemli başarılar kazandılar. Padişah, ertesi yıl İran seferini tekrarlamayı planlayarak Erzurum ve Sivas yoluyla 30 Ekim 1554’te Amasya’ya döndü. Kışı geçirmek için Amasya’yı seçmesi aslında çok derin ve sembolik bir anlam taşıyordu; zira burası kısa süre önce idam ettirdiği oğlu Şehzade Mustafa’nın yönetim merkeziydi.

AMASYA’DA DİPLOMASİ VE TARİHİ BARIŞ

Kanûnî Sultan Süleyman’ın Amasya’da konakladığı yedi aylık süreç, imparatorluk için çok kritik diplomatik hamlelere sahne olmuştur. Bu süre zarfında üç önemli devletle görüşmeler yürütülmüştür:

1. Fransa ile Deniz İttifakı: Fransız elçisi, yeni kral II. Henri’nin taleplerini iletmek üzere huzura çıktı. Fransızlar, tıpkı geçmişte olduğu gibi İspanyollara karşı Akdeniz’de ortak hareket etmek istiyordu. 1551’de Trablusgarp’ın fethi ve 1553’teki Korsika baskını ile pekişen bu ittifak, elçinin talebi üzerine 1556 yılında donanmanın İspanya üzerine yeniden yelken açmasıyla devam edecekti.

2. Safevîler ile Amasya Antlaşması: Şah Tahmasb’ın elçisi Kemâleddin Ferruhzâd Bey Amasya’ya gelerek barış şartlarını görüştü. 1 Haziran 1555 (11 Receb 962) tarihinde imzalanan bu antlaşma ile Osmanlı-Safevî sınırları ilk kez resmiyet kazandı. Padişah, Şah’a gönderdiği mektupta dini hassasiyetleri ön plana çıkardı. Özellikle aşırı Şiîlerin Hz. Âişe ve ilk üç halifeye yönelik hakaretlerinin (teberrâîlik) kesinlikle yasaklanmasını şart koştu. Bu barışla birlikte, İran topraklarında kalıcı bir hakimiyet kurmanın zorluğu ve Safevîlerin ancak belirli bir sınır hattında tutulabileceği gerçeği kabul edilmiş oldu.

3. Habsburglar ve Busbeke’nin Gözlemleri: Habsburg elçisi Busbeke başkanlığındaki heyet Amasya’da padişah tarafından kabul edildi. Busbeke, padişahı "asık suratlı ancak azametli" olarak tarif etmiştir. Elçiye göre Sultan Süleyman; vakur, ölçülü (itidalli) ve dinine son derece sadık bir hükümdardı. Padişahın tek zayıf noktası olarak Hürrem Sultan’a olan aşırı bağlılığını ve bu sebeple Şehzade Mustafa’yı aceleyle idam ettirmesini göstermiştir. Ayrıca padişahın o dönemde nikris (gut) hastalığı yüzünden büyük acılar çektiğini ve sağlığının bozulduğunu not etmiştir.

İSTANBUL’A DÖNÜŞ VE SÜLEYMANİYE’NİN AÇILIŞI

Padişah 31 Temmuz 1555’te İstanbul’a döndüğünde, Selanik civarında ortaya çıkan "Düzmece Mustafa" (kendisini Şehzade Mustafa olarak tanıtan kişi) olayını bastırdı ve bu kişiyi idam ettirdi. Ancak gut hastalığı artık bizzat sefere çıkmasına engel oluyordu. Bu fiziksel zayıflık, onu Hürrem Sultan’a daha çok bağladı. Nitekim 29 Eylül 1555’te Kara Ahmed Paşa’yı idam ettirip Rüstem Paşa’yı yeniden veziriazamlığa getirmesinde bu saray çevresinin (Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan ve Rüstem Paşa) etkisi büyük olmuştur. Bu ekibin temel hedefi, Mustafa’nın ardından taht için Şehzade Bayezid’i hazırlamaktı.

Askeri ve mimari alandaki diğer gelişmeler ise şöyledir:

Macaristan Cephesi: Hadım Ali Paşa’nın başarısız Sigetvar kuşatması haberi padişahı üzmüştür.

Deniz Zaferi: Piyâle Paşa komutasındaki donanmanın Vehrân’ı (Oran) fethi büyük sevinç yaratmıştır.

Süleymaniye Camii: 7 Haziran 1557’de inşaatı tamamlanan muhteşem caminin açılışı bizzat padişah tarafından yapılmıştır. Açılış törenine Safevî Şahı’nın elçisi de değerli hediyelerle katılmıştır.

HÜRREM SULTAN’IN VEFATI VE YENİ BİR DÖNEM

Padişah, hastalığına iyi geldiği ve iklimi daha müsait olduğu için hemen her yıl Edirne’ye gitmeyi adet edinmişti. Elçi Busbeke, bu gidişlerin aynı zamanda Batı dünyasına karşı "her an bir istila yapabilirim" mesajı taşıdığını belirtir. Ancak bu dönemde Hürrem Sultan’ın ağır bir hastalığa yakalanması, padişahı ve tüm sarayı derin bir endişeye sevk etmiştir.

Hürrem Sultan’ın durumunun kötüleşmesi üzerine padişah 1558 yılının Şubat başında aceleyle İstanbul’a döndü. 1558 yılının Nisan ayı ortasında, ömrünü birlikte geçirdiği ve çok sevdiği eşi Hürrem Sultan hayatını kaybetti. Bu kayıpla büyük bir yıkım yaşayan Sultan Süleyman, kederini dindirmek için tekrar Edirne’ye gitti. Burada yeni bir Macaristan seferi planlayarak avunmaya çalışsa da, geride kalan iki oğlu (Selim ve Bayezid) arasındaki gerginliğin bir iç savaşa dönüşme riski, padişahı bu seferi ertelemek zorunda bırakmıştır.

SOSYAL KRİZ VE DİNÎ ANLAYIŞTA DEĞİŞİM

1550’li yıllardan itibaren Osmanlı taşrasında ciddi huzursuzluklar baş göstermiştir. Özellikle Batı Anadolu’da medrese öğrencilerinin (suhteler) başlattığı hareketlenmeler, sosyal ve ekonomik baskıların bir dışavurumu olmuştur. Bu durumun temelinde, genç ve işsiz nüfustaki artış yatmaktaydı. Aslında bu olaylar, imparatorluğun ileride yaşayacağı büyük sosyal krizlerin ilk habercisiydi.

Sultan Süleyman’ın çok uzun süren saltanatı, hem halkta hem de devlet kademelerinde bir tür bıkkınlığa ve tekdüzelik duygusuna yol açmıştı. Kamuoyunda yeni bir başlangıç yapma arzusu giderek güçleniyordu. Bu toplumsal beklenti, Şehzade Mustafa’nın idamından sonra ortaya çıkan "Düzmece Mustafa" hadisesinde tüm çıplaklığıyla görülmüştü. Aynı zamanda tasavvufi çevrelerde de merkeze karşı bir muhalefet dalgası yükseliyordu. Dönemin risalelerinde rüşvet, adaletsizlik ve dini inancın zayıflaması gibi konular sertçe eleştiriliyor; İmam Birgivî gibi isimlerin görüşleri saray çevresinde yankı buluyordu.

Padişah, bu karışık yıllarda kendisini "Sünni anlayışın muhafızı" olarak konumlandırarak daha sert ve muhafazakâr bir tutum benimsemiştir. Elçi Busbeke’nin gözlemlerine göre; padişah saraydaki eğlence heyetlerini dağıtmış, müzik aletlerini parçalatmış ve altın-gümüş kapları yasaklamıştır. Hatta şarap üretim ve tüketimine genel bir yasak getirmiş, 1546’da beş vakit namazın cemaatle kılınması için ferman çıkarmıştır. Bu dindarlık vurgusu nedeniyle Kutbüddin el-Mekkî gibi alimler, onu 16. yüzyılın "müceddidi" (dini yenileyicisi) olarak tanımlamıştır.

İKİ ŞEHZADE ARASINDAKİ GERİLİM: SELİM VE BAYEZİD

Hürrem Sultan’ın ölümünden sonra evlatları arasında taraf tutmak istemeyen padişah, başlangıçta tarafsız bir yol izlemeye çalışmıştır. Her iki oğluna da eşit mesafede olduğunu göstermek amacıyla sancak yerlerini değiştirerek onları merkeze daha uzak iç bölgelere göndermiştir. Şehzade Selim Konya’ya, Şehzade Bayezid ise Amasya’ya tayin edilmiştir.

Ancak bu atama, aslında saraydaki nüfuzlu devlet adamlarının etkisiyle şekillenmiş gizli bir tercihin ürünüydü. Bayezid, Kütahya’dan Amasya’ya gönderilmesini bir sürgün olarak görmüş ve babasının ağabeyi Selim’i tercih ettiğine yormuştur. Padişah, durumu yatıştırmak için Dördüncü Vezir Pertev Paşa’yı nasihatçi olarak gönderse de Bayezid artık durulacak noktayı geçmişti. Oğlundan tehdit dolu, sert bir mektup alan Kanûnî Sultan Süleyman, bu noktadan sonra ibreyi Selim’den yana çevirmiştir. Özellikle Üçüncü Vezir Sokullu Mehmed Paşa’nın telkinlerine itaat eden Selim, babasının gözünde "uysal ve sadık evlat" imajını pekiştirmiştir.

KONYA SAVAŞI VE BAYEZİD’İN HAZİN SONU

Bayezid, durumun aleyhine döndüğünü anlayınca "yevmlü" adı verilen tüfekli askerlerden oluşan bir ordu kurmaya başlamıştır. Şehzade Selim de babasının desteği ve yönlendirmesiyle askeri hazırlıklarını tamamlamıştır. İki kardeşin ordusu 30 Mayıs 1559 (22 Şâban 966) tarihinde Konya ovasında karşı karşıya gelmiştir. Yapılan kanlı savaşı kaybeden Bayezid, önce Amasya’ya çekilmiş, ardından babasının bizzat üzerine yürüyeceğini anlayınca İran’a, Şah Tahmasb’a sığınmıştır.

Padişah, kaçak şehzadeyi geri almak için Safevî sarayı ile yoğun bir diplomasi trafiği başlatmıştır. Bayezid’in ve oğullarının iadesi için Şah’a çok önemli tavizler vermiştir:

Tahmasb’a yüklü miktarda nakit para ödemeyi taahhüt etmiştir.

Stratejik öneme sahip Kars Kalesi’ni Safevîlere bırakmayı kabul etmiştir.

Bu baskılar ve vaatler sonucunda Şah Tahmasb, Şehzade Bayezid’i Osmanlı elçilerine teslim etmiştir. 23 Temmuz 1762 (21 Zilkade 969) tarihinde Şehzade Bayezid ve oğulları boğularak idam edilmiştir. Cenazeleri Sivas’a getirilerek oraya defnedilmiştir. Böylece Kanûnî, hayatta kalan son oğlu Selim’i tahtın tek varisi olarak bırakmış, ancak bu süreçte bir oğlunu daha feda etmenin ağır bedelini ödemiştir.

SÜKÛNET ARAYIŞI VE BÜYÜK TEHLİKE

Kanûnî Sultan Süleyman, 1560 yılından itibaren hem ilerleyen yaşının hem de nikris (gut) hastalığının etkisiyle çok daha sakin bir hayat tarzına yönelmiştir. Şehzade Bayezid’in idamından sonra taht kavgalarının biteceğini ve devletin huzura kavuşacağını umut ediyordu. Bu dönemde vaktinin çoğunu İstanbul’da geçiriyor, ancak fırsat buldukça başşehir etrafındaki avlaklara gitmekten geri durmuyordu.

21 Ağustos 1563 (1 Muharrem 971) tarihinde Halkalı civarında avlanırken hayatının en büyük tehlikelerinden birini atlattı. Aniden bastıran şiddetli yağmur nedeniyle Yeşilköy yakınlarındaki İskender Çelebi Bahçesi'ne sığındı ancak burada sel sularına kapılma tehlikesi yaşadı. Bu olaydan hemen sonra, suların şehre verdiği zararı görerek İstanbul’daki su kemerlerinin süratle tamir edilmesini emretti.

Bu süreçte devlet yönetiminde de önemli değişiklikler oldu. 12 Temmuz 1561’de sadık veziri ve damadı Rüstem Paşa vefat etti. Padişahın yanında artık sadece çok sevdiği ve fikirlerine büyük değer verdiği kızı Mihrimah Sultan kalmıştı. Dış siyasette ise 1560 yılındaki Cerbe Deniz Zaferi İstanbul’da büyük bir sevinçle karşılansa da, 1562’de Habsburglar ile barışın yenilenmesi sükûnetin devam edeceği algısını yaratmıştı.

MALTA BOZGUNU VE SARSILAN İMAJ

1565 yılında yaşanan Malta kuşatmasındaki başarısızlık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Batı’daki yenilmezlik imajına büyük bir darbe vurdu. Bu bozgun, içeride de huzursuzluklara neden oldu. Şehzade Mustafa ve Bayezid’in trajik ölümlerinin yarattığı kasvetli hava, Malta yenilgisiyle birleşince halk arasında ve özellikle sufi çevrelerde padişah aleyhine söylentiler artmaya başladı.

Kanûnî Sultan Süleyman, hem bu kötü izleri silmek hem de otoritesinin hâlâ sarsılmaz olduğunu dosta düşmana kanıtlamak istiyordu. Bu imaj zedelenmesi sadece kendisini değil, hanedanın geleceğini de tehdit eder boyuta ulaşmıştı. Mihrimah Sultan ve Veziriazam Sokullu Mehmed Paşa’nın da teşvikiyle, yaşlı padişah herkesi şaşırtan bir kararla yeniden sefere çıkacağını ilan etti.

Batı sınırında ise durum karışıktı. 1564’te İmparator Ferdinand ölünce yerine II. Maximilian geçmiş, Erdel’deki mücadeleler Tokaj ve Pankota kaleleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Sokullu Mehmed Paşa ile yapılan planlama neticesinde hedef; Sigetvar ve Eğri kaleleri olarak belirlendi.

SON SEFER: SİGETVAR VE PADİŞAHIN VEDASI

Padişah, bir daha geri dönemeyeceği İstanbul’dan ayrılmadan önce Eyüp Sultan Türbesi’ne giderek dua etti. Sağlık durumunun elverdiği ölçüde azametini korumaya çalışarak, 1 Mayıs 1566 (11 Şevval 973) tarihinde büyük törenlerle ve at üzerinde başşehirden ayrıldı.

Yolculuk sırasında önemli haberler de gelmeye devam etti. 1 Haziran’da Tatarpazarı mevkisindeyken, torunu Murad’ın oğlu Mehmed’in (Geleceğin III. Mehmed’i) doğduğu müjdesini aldı ve çocuğun adını bizzat koydu. Seferin ellinci gününde Belgrad’a ulaşıldı. Burada Erdel Kralı János Zsigmond padişahın huzuruna çıkarak bağlılığını bildirdi. Tarihçiler, padişahın onu çok iyi karşıladığını ve kendisine "İyilik üstüne olsun, iyilikler göresin" diyerek dua ettiğini kaydeder.

Sigetvar Kalesi önlerine gelindiğinde kuşatma emri verildi. Padişahın otağı, kuşatmayı tepeden gören kuzeydeki bir noktaya kuruldu. Hastalığı artık dayanılmaz bir raddeye ulaşmış olsa da Sultan Süleyman, harekatı otağından dikkatle izlemeye devam etti. Ancak kalenin düştüğünü görmek kendisine nasip olmadı. Kanûnî Sultan Süleyman, şanına yaraşır bir şekilde savaş meydanındayken 6-7 Eylül 1566 (20-21 Safer 974) gecesi hayata gözlerini yumdu.

ÖLÜMÜN GİZLENMESİ VE EBEDİ İSTİRAHATGAH

Ordunun moralinin bozulmaması için padişahın vefatı büyük bir maharetle gizlendi. Ölümden haberdar olan birkaç kişiden biri olan Feridun Bey’in aktardığına göre; padişahın iç organları çıkarılarak cesedi amber ve misk kokularıyla tahnit edildi. Cenaze geçici olarak otağdaki tahtın altına defnedildi.

Sigetvar Kalesi fethedildikten sonra ordu dönüş yoluna geçtiğinde, padişahın naşı gizlice arabaya nakledildi. Kırk iki gün boyunca orduya padişah yaşıyormuş gibi davranıldı; emirler onun ağzından tebliğ edildi. Nihayet Belgrad yakınlarında, yeni padişah II. Selim’in orduya ulaşmasıyla vefat haberi resmen ilan edildi.

İstanbul’a getirilen naş için üçüncü ve son cenaze töreni 23 Kasım’da Süleymaniye Camii’nde yapıldı. Şeyhülislam Ebüssuûd Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazının ardından, "Cihan Padişahı", sağlığında yaptırdığı Süleymaniye Külliyesi içindeki türbesine ebedi istirahatgahına tevdi edildi.

OSMANLI’NIN ALTIN ÇAĞI VE KANÛNÎ MİTİ

Kanûnî Sultan Süleyman, miladi takvime göre tam 46 yıl boyunca tahtta kalarak Osmanlı tarihinin en uzun süre hüküm süren padişahı olmuştur. 13 büyük sefer icra eden ve ömrünü savaş meydanında noktalayan bu padişahın dönemi, kendisinden sonraki kuşaklar için daima "ideal devir" olarak kabul edilmiştir. Daha torununun saltanatı sırasında bile bu dönemin en parlak zaman olduğu kanaati yaygınlaşmıştır.

Özellikle kriz ve gerileme dönemlerinde bu yıllara duyulan hasret artmış ve "Altın Çağ" kavramı literatüre girmiştir. 19. yüzyılda Batılı meslektaşlarından etkilenen Osmanlı tarihçileri, Kanûnî çağını adeta bir "Asr-ı Saâdet" gibi tasvir etmişlerdir. "Kanûnî" sıfatı etrafında örülen bu efsane, zamanla döneme dair daha nesnel ve serinkanlı yaklaşımların önüne geçmiştir. Ancak bu "mit"in ötesinde bir gerçek vardır ki; 16. yüzyıl gerçekten de Sultan Süleyman'ın damgasını taşıyan, dini ve siyasi misyonların imparatorluğa tam olarak yerleştiği bir çağdır.

CİHANŞÜMUL SİYASET VE AVRUPA MUVAZENESİ

Sultan Süleyman dönemindeki yoğun askeri ve siyasi faaliyetler, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın evrensel (cihanşümul) anlayışa sahip bir imparatorluğu haline getirmiştir. Bu dönemde atılan ideolojik temeller, Avrupa’nın siyasi coğrafyasını kökten değiştirmiştir. Osmanlı, Avrupa devletler dengesinde sadece bir katılımcı değil, aynı zamanda bu dengenin belirleyici aktörü olmuştur. Modern Avrupa’nın oluşum sürecinde Osmanlı etkisinin yadsınamaz bir payı vardır.

Padişahın vizyonu sadece Doğu ve Batı’daki ezeli rakiplerle sınırlı kalmamış; kuzey-güney ekseninde de etkili bir politika izlenmiştir:

Uzak Coğrafyalar: Osmanlı etkisi Kuzey Afrika’nın içlerinden Habeşistan’a, Yemen’den Hindistan’a ve kuzeyde Rus steplerinden Polonya’ya kadar uzanmıştır.

İslam Dünyasının Liderliği: Bâbürlüler, Orta Asya hanlıkları ve Hindistan’daki Müslüman sultanlıklar, gazâ bayrağını temsil eden Sultan Süleyman’ı doğal liderleri olarak görmüşlerdir.

Şah Tahmasb’ın İtirafı: Ezeli rakibi Safevî Şahı Tahmasb dahi, padişahı "Hazret-i Hünkâr" olarak anmış; onun Hristiyan dünyasına karşı yürüttüğü gazâ faaliyetine hayranlık duymuş ve dinin bir gereği olarak bu mücadeleler sırasında ona düşmanlık etmediğini bizzat belirtmiştir.

ÇAĞDAŞLARI ARASINDAKİ YERİ VE İÇ REFORMLAR

Kanûnî Sultan Süleyman, dünya tarihine damga vuran büyük hükümdarların çağdaşıdır. Batı’da V. Karl, I. Ferdinand, I. François, VIII. Henry ve Korkunç İvan; Doğu’da ise Şah Tahmasb, Bâbürlü Hümâyun ve Ekber Şah gibi dev isimlerle aynı dönemde yaşamıştır. Ancak hem askeri dehası hem de kurduğu devlet düzeniyle bu hükümdarlar arasında kıyaslanamayacak ölçüde baskın bir yer edinmiştir.

Dönemin "Sultan Süleyman Çağı" olarak anılmasını sağlayan tek şey fetihler değildir. İç politikadaki köklü değişimler bu başarının ana kaynağıdır:

Bürokrasi: Osmanlı bürokrasisi bu dönemde klasik ve profesyonel şeklini almıştır.

Kanunlaştırma: Kanunların yaygınlaştırılması ve devlet düzeninin şer'i-örfi bir uyumla yazılı hale gelmesi, devletin kurumsal yapısını güçlendirmiştir.

Sonuç olarak; 1520'den 1566'ya kadar süren bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu'nun sadece topraklarını değil, ruhunu ve yasalarını da inşa ettiği, dünya meselelerine en uzak sınırlarda bile müdahale edebildiği muazzam bir devirdir.

SOSYAL TANSİYON VE SİSTEMDEKİ İLK ÇATLAKLAR

Sultan Süleyman dönemi her ne kadar "Altın Çağ" olarak anılsa da, bu devirde iktidarı zorlayan ciddi toplumsal huzursuzluklar da yaşanmıştır. Padişahın evlatlarıyla yaşadığı trajik çatışmalar ve aile bağlarındaki sarsıntılar halk arasında derin izler bırakmıştır. Bunun yanı sıra kesintisiz devam eden seferlerin yarattığı mali yük, tebaa üzerinde ağır bir baskı oluşturmuştur.

Bu dönemin toplumsal yapısındaki bozulmalar şu kaynaklarda net bir şekilde görülmektedir:

Gizli Muhalefet: 1550'li yıllarda yazılan anonim bir risalede (Kitâbü Mesâlihi’l-müslimîn), devlet kurumlarındaki aksaklıklar ve rüşvet gibi konuların daha o dönemden eleştirildiği görülür.

Lutfi Paşa'nın Eleştirileri: Eski Veziriazam Lutfi Paşa, Âsafnâme adlı eserinde kurumlardaki yozlaşmanın boyutlarını anlatmıştır. Her ne kadar bu ifadeler görevden alınmış bir devlet adamının sitemi olarak görülse de, sistemdeki bozulmaların sinyallerini vermesi açısından önemlidir.

Bu gerçekler, Kanûnî döneminin sadece askeri zaferlerle değil, serinkanlı bir tarihsel analizle değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

FİZİKSEL YAPISI VE KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ

Kanûnî Sultan Süleyman’ın dış görünüşü, hem Osmanlı minyatürlerinde hem de Avrupalıların gravürlerinde birbirini teyit eden ifadelerle betimlenmiştir:

Gençlik Yılları: Tahta çıktığında narin ama dayanıklı, kemikli yüzlü, uzun boylu ve zarif bir gençtir. Babası Yavuz Sultan Selim gibi başta sakalsızdır; ancak uzun ve gür bıyıkları vardır.

Olgunluk Dönemi: 1542 ve sonrasındaki tasvirlerde; geniş alınlı, iri siyah gözlü, hafif kemerli uzun burunlu ve esmer bir simaya sahip olduğu belirtilir. Zamanla ince bir sakal bırakmıştır.

Yaşlılık Dönemi: 1553 civarında artık "nurani yüzlü" ve zayıf bir ihtiyar olarak tarif edilir. Ayaklarındaki gut (nikris) hastalığı nedeniyle fiziksel acılar çekse de heybetini ve vakur duruşunu kaybetmemiştir.

Padişahın en büyük tutkularından biri avcılıktır. Ata binemeyecek hale gelene kadar bu tutkusunu sürdürmüştür. Av sırasında kaplan, yaban domuzu ve ayı gibi vahşi hayvanları kılıç ve okla öldürecek kadar usta bir savaşçıdır. Bu av törenlerini bir meşruiyet ve ihtişam gösterisi olarak kullanmış; imparatorluğun en ücra köşelerini bizzat gezerek tanıyan son Osmanlı padişahı olmuştur.

CİHANŞÜMUL İMAJ VE DEVLET ANLAYIŞI

Sultan Süleyman, kendi şahsında "ideal padişah" tipini cisimleştirmiştir. Dönemin tarihçisi Celâlzâde Mustafa Çelebi’ye göre o, "Âl-i Osman’ın özü"dür ve üç temel sütun üzerinde yükselir: Adalet, halkın koruyuculuğu ve cihanşümul fetihler.

Padişahın cihan hakimiyeti iddiası, sembolik eylemlerle de desteklenmiştir. Örneğin; Venedik’e özel olarak yaptırılan dört katlı miğfer şeklindeki görkemli tacı yabancı elçilerin önünde giyerek, kendisinin hem Papa’dan hem de Kutsal Roma İmparatoru’ndan üstün olduğunu ilan etmiştir.

Onun karakterine dair diğer önemli hususlar şunlardır:

Meşveret ve İtidal: Fevri kararlar almayan, meseleleri vezirleriyle tartışan ve geniş istişare meclisleri düzenleyen bir hükümdardır.

Devlet Önceliği: Devletin bekasını her şeyin üstünde tutmuştur. Bu uğurda, halkın "devlet için evlat feda edilir mi?" tartışmalarına rağmen kendi oğulları Mustafa ve Bayezid’i feda etmekten çekinmemiştir.

Dervişmeşrep Tavır: Yaşlandıkça daha mistik bir kişiliğe bürünmüş; gösterişten uzak, saf bir dini inancı benimsemiştir. Halk nazarında ömrünün sonunda bir "veli" mertebesine ulaştığı kabul edilmiştir.

Kendi şiirinde de belirttiği üzere; "Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi" dizeleri, onun hayatı boyunca kovaladığı iki temel kavramın; iktidar (devlet) ve sağlık (sıhhat) olduğunun en kısa özetidir.

ENTELEKTÜEL KİMLİK: MUHİBBÎ VE İLİM DÜNYASI

Şehzadelik yıllarında çok yönlü bir eğitim alan Sultan Süleyman; Arapça ve Farsçaya tam anlamıyla hâkimdi. Kefe Sancak Beyliği yaptığı dönemde Tatar lehçesini de öğrenmiş ve konuşabilmiştir. Bazı kaynaklar Slav dillerini bildiğini iddia etse de tarihçiler bu bilginin gerçeği yansıtmadığı görüşündedir.

Manevi dünyası, Manisa’daki şehzadelik yıllarında Merkez Efendi aracılığıyla Halvetî (Sünbülî) öğretisiyle şekillenmiş; Nûreddinzâde ve Üftâde Efendi gibi büyüklerden feyz almıştır. Şiire olan tutkusunu ise topladığı divanı ve kullandığı “Muhibbî” mahlasıyla taçlandırmıştır. Bu mahlas, onun hem Allah’a bir derviş samimiyetiyle bağlılığını hem de halkına duyduğu ince sevgiyi simgeler.

Sultan Süleyman, "şairlerin hamisi" sıfatını layıyla yerine getirmiş; döneminin sanatçılarını yüklü caizelerle desteklemiştir. Bu dönemde Türk kültür tarihine damga vuran şu isimler onun himayesinde yetişmiştir:

İlim Adamları ve Fakihler: Kemalpaşazâde, Ebüssuûd Efendi, Celâlzâde Mustafa, Taşköprizâde Ahmed Efendi, Kınalızâde Ali Efendi, İbrahim el-Halebî ve Birgivî.

Edebiyatın Devleri: Bâkî, Fuzûlî, Zâtî, Hayâlî Bey, Taşlıcalı Yahyâ ve Lâmiî Çelebi.

Padişahın huzurunda sık sık ilmi tartışmalar yapılmış ve bu tartışmaların sonunda katılımcılar ödüllendirilmiştir. Ayrıca onun adına yazılan "Süleymannâme" serisi, Osmanlı tarih yazıcılığında özel bir tür haline gelmiştir. Bazı kaynaklar onun onuncu padişah oluşu üzerinden (10 sadrazam, 10 büyük alim, 10 büyük şair gibi) mistik bir sembolizm (Hurûfî yakıştırması) kurmaya çalışsa da, bu durumun tarihsel bir zorlamadan ibaret olduğu kabul edilir.

SARAYDAKİ GÜÇ DENGELERİ VE HÜRREM SULTAN ETKİSİ

Sultan Süleyman’ın aile içi ilişkileri, klasik Osmanlı hanedan yapısının temel taşlarını döşemiştir. Padişahın çocukları Mâhidevran ve Hürrem Sultan’dan dünyay gelmiştir. Tahta çıktığında hayatta olan üç oğlu (Murad, Mahmud ve Mustafa) büyük ihtimalle Mâhidevran’dandır; ancak bunlardan sadece Mustafa hayatta kalabilmiştir.

1522 yılından itibaren Hürrem Sultan’dan olma çocukların (Mehmed, Mihrimah, Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir) dünyaya gelişiyle saraydaki dengeler kökten değişmiştir. Padişah, Hürrem Sultan’a olan derin bağlılığı nedeniyle gelenekleri yıkmış ve onu resmi nikâhına almıştır. Bir cariyenin "Sultan eşi" haline gelmesi Osmanlı tarihinde bir ilktir; ancak Venedik kaynakları halkın bu durumdan pek hoşnut kalmadığını ve Hürrem Sultan’a duyulan nefretin temelinde bu kural dışı nikâhın yattığını belirtir.

Sarayda bu süreçte üç ana siyasi hizip oluşmuştur:

Gelenekçi Kanat: Şehzade Mustafa, annesi Mâhidevran ve padişahın kız kardeşiyle evli olan Veziriazam İbrahim Paşa.

Yükselen Güç: Hürrem Sultan ve çevresi.

Denge Unsuru: Padişahın annesi Hafsa Sultan.

1534’te Hafsa Sultan’ın vefatı ve 1536’da İbrahim Paşa’nın katliyle denge bozulmuş, Hürrem Sultan tek güç haline gelmiştir. Hürrem Sultan, geleneklerin aksine sancağa çıkan oğluyla gitmeyip padişahın yanında sarayda kalmıştır. Daha sonra kızı Mihrimah ve damadı Rüstem Paşa ile kurduğu güçlü ittifak, Şehzade Mustafa’nın idamına kadar uzanan süreçte belirleyici rol oynamıştır.

HANEDANIN GÜÇLENDİRİLMESİ: "DAMATLAR" SİYASETİ

Kanûnî Sultan Süleyman, önceki padişahların aksine hanedanı çevreleyen aile bağlarını güçlendirmeyi bir devlet stratejisi haline getirmiştir. Damat sadrazamları sarayın ayrılmaz bir parçası yapan bizzat odur.

Bu stratejik evliliklerin bazıları şunlardır:

İbrahim, Lutfi ve Kara Ahmed Paşalar: Padişahın kız kardeşleriyle (Hatice, Şah Sultan, Fatma) evlenmişlerdir.

Rüstem Paşa: Padişahın kızı Mihrimah Sultan ile evlenmiştir.

Semiz Ali ve Sokullu Mehmed Paşalar: Padişahın torunlarıyla evlenerek hanedana dahil olmuşlardır.

Ayrıca oğlu Selim ve Mehmed’in kızlarını da vezirlerle evlendirerek iktidarını perçinlemiştir. Daha sonra Koçi Bey gibi devlet adamları tarafından eleştirilecek olan bu "akrabalık ağı", Osmanlı tarihinde padişah hanımları, valide sultanlar ve damat vezirlerin oluşturduğu büyük siyasi ağırlık sürecini başlatan temel adım olmuştur.

İSTANBUL’DA İMPARATORLUK İHTİŞAMI VE MİMAR SİNAN

Kanûnî Sultan Süleyman, İstanbul’u bir dünya başkentine yakışır şekilde abidevî eserlerle donatmıştır. Bu eserlerin en önemli icracısı şüphesiz Mimar Sinan’dır. Padişahın inşa ettirdiği cami ve külliyeler, Osmanlı mimarisinin zirvesini temsil eder.

Bu dönemin en öne çıkan İstanbul yapıları şunlardır:

Süleymaniye Camii ve Külliyesi: İmparatorluk ihtişamının en tipik ve en görkemli örneğidir. Külliye bünyesine eklenen medreselerle, Osmanlı eğitim sistemi de bu dönemde yeniden düzenlenmiş ve kurumsallaşmıştır.

Şehzade ve Cihangir Camileri: Erken yaşta kaybettiği oğulları Mehmed ve Cihangir adına yaptırdığı cami ve tesisler, bu mimari hamlenin duygusal ve önemli bir parçasıdır.

Haseki Sultan Külliyesi: Çok sevdiği eşi Hürrem Sultan adına Mimar Sinan’a inşa ettirdiği bu eser, sosyal hizmetlerin merkezi olmuştur.

Mihrimah Sultan Camileri: Kızı Mihrimah Sultan adına hem Edirnekapı hem de Üsküdar’da inşa edilen camiler, İstanbul silüetinin en zarif parçalarındandır.

Padişah ayrıca babası Yavuz Sultan Selim adına başlatılan Sultan Selim Camii’ni tamamlatmıştır. Mimari şaheserler sadece ibadethanelerle sınırlı kalmamış; Mimar Sinan’a yaptırdığı Büyükçekmece Köprüsü mühendislik harikası olarak tarihe geçmiştir. Şehrin su ihtiyacını karşılamak için inşa ettirdiği Kırkçeşme Su Yolları ise onun mühendisliğe ve halkın refahına verdiği önemi gösterir.

İMPARATORLUĞUN DÖRT BİR YANINDAKİ İMAR HAREKETLERİ
Osmanlı mimari etkisi, Kanûnî döneminde sadece İstanbul ile sınırlı kalmamış, imparatorluğun uzak eyaletlerine ve kutsal topraklarına kadar uzanmıştır.

Öne Çıkan Diğer Eserler ve Tamiratlar:

Bağdat: Şehrin fethinden sonra İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve Abdülkādir-i Geylânî’nin türbeleri, yanlarına eklenen cami ve imaretlerle yeniden inşa edilmiştir.

Konya ve Seyyidgazi: Mevlânâ Türbesi yanına iki minareli cami, semâhâne ve imaret eklenmiş; Seyyidgazi’de ise büyük bir tekke ve cami yapılmıştır.

Şam: Şehirde büyük bir cami ve imaret inşa edilerek halkın hizmetine sunulmuştur.

Kutsal Topraklar: Kudüs’te Mescid-i Aksâ ile Kubbetü’s-sahre tamir edilmiş, ayrıca Kâbe’nin onarımı bizzat padişah tarafından gerçekleştirilmiştir. Medine ve Mekke’de de çok sayıda imar ve ıslah çalışması yürütülmüştür.

Bunun yanı sıra fethedilen pek çok stratejik şehirde, zaferin bir nişanesi olarak kiliseler padişahın adına camiye çevrilmiştir. Sultan Süleyman, bu geniş çaplı bayındırlık faaliyetleriyle İslam dünyasının koruyucusu ve imar edicisi rolünü fiilen pekiştirmiştir.

KANÛNÎ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİ TEMEL KAYNAKÇASI

Bu bibliyografya, Osmanlı İmparatorluğu'nun "Altın Çağı" olarak adlandırılan dönemi; askeri ruznâmelerden seyahatnamelere, saray içi mektuplardan modern akademik incelemelere kadar geniş bir yelpazede ele almaktadır.

1. Klasik Osmanlı Süleymannâmeleri ve Tarihleri
Dönemin olaylarını bizzat yaşayan veya ilk ağızdan nakleden kroniklerdir:

Matrakçı Nasuh: Süleymannâme (1520-1537 dönemini kapsayan el yazmaları ve modern hazırlıklar).

İbn Kemal (Kemalpaşazâde): Tevârîh-i Âl-i Osmân (X. Defter).

Celâlzâde Mustafa: Tabakātü’l-memâlik (Dönemin bürokratik ve askeri yapısı için temel kaynak).

Ârifî Fethullah Çelebi: Süleymannâme (TSMK envanterindeki meşhur yazma).

Bostan Çelebi & Ramamzanzâde Mehmed Çelebi: Süleymannâme ve Târîh-i Nişancı.

Lutfi Paşa: Tevârîh-i Âl-i Osmân ve devlet idaresine dair meşhur eseri Âsafnâme.

2. Sefer Ruznâmeleri (Savaş Günlükleri)
Padişahın bizzat katıldığı seferlerin günbegün dökümünü içeren belgelerdir (Feridun Bey'in Münşeât'ı içinde):

Belgrad (1521), Rodos (1522), Mohaç (1526) ve Alman (1532) Seferleri.

Irakeyn (1534-36), Pulya (1537), Kara Boğdan (1538) Seferleri.

Feridun Bey'in Nüzhetü’l-esrâri’l-ahbâr der Sefer-i Sigetvar eseri (Padişahın son seferi ve vefatı üzerine en detaylı kaynak).

3. Yabancı Elçiler ve Seyyahların Gözlemleri
Avrupalıların "Muhteşem" olarak adlandırdığı padişahı dışarıdan bir gözle tasvir eden raporlar:

O. G. de Busbecq: Türk Mektupları (Padişahın kişiliği ve Osmanlı sosyal hayatı üzerine en meşhur eser).

B. Curipeschitz: 1530 tarihli yolculuk günlüğü.

Venedik Elçileri (Relazioni): Albèri ve Pedani tarafından derlenen Venedik senatosuna sunulan gizli raporlar.

Arap Seyyahlar: Kutbüddin el-Mekkî ve Gazî’nin seyahatnameleri.

J. Chesneau: Monsieur d’Aramon’un seyahat notları.

4. Şehzade ve Aile İlişkilerine Dair Araştırmalar
Harem hayatı, Hürrem Sultan ve Şehzade Bayezid vakası gibi siyasi sonuçlar doğuran ailevi meseleler:

M. Çağatay Uluçay: Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları ve Padişahların Kadınları ve Kızları.

Şerafettin Turan: Kanunî’nin Oğlu Şehzâde Bayezid Vak’ası.

Leslie P. Peirce: Harem-i Hümayun (Kadınların yönetimdeki etkisini inceleyen temel eser).

5. Modern Akademik Çalışmalar ve Derlemeler
XIX. yüzyıldan günümüze kadar yapılan derinlemesine analizler:

İ. Hakkı Uzunçarşılı & İsmail Hami Danişmend: Osmanlı Tarihi ve Kronoloji serileri.

Tayyip Gökbilgin: İslâm Ansiklopedisi "Süleyman I" maddesi (Geniş bir biyografi özeti).

Feridun Emecen: Kanunî devri, hukuk yapısı ve cihan devleti üzerine çok sayıda makale ve inceleme.

Halil İnalcık & Cemal Kafadar: Süleymân the Second and his Time.

Özlem Kumrular (Ed.): Muhteşem Süleyman derlemesi.

M. Ertuğrul Düzdağ: Ebussuud Efendi Fetvaları (Dönemin hukuk ve sosyal hayatına ışık tutar).

Post a Comment

Daha yeni Daha eski