Fatih Sultan Mehmed’in ve sonrasında Osmanlı İmparatorlarının en fazla taşlandığı mesele belki de bu olmuştur.
Bu mesele hakkında tenkit üreten insanların büyük çoğunluğu şunu fark etmelidir ki, bu mesele, bugünün rahat koltuğundan ahkam keserek değil, tarihin sert gerçekliğinden okunarak idrak edilebilir bir vakadır.
Çünkü modern insanın en büyük hatalarından biri, 500 yıl önceki dünyayı bugünün hukuk, güvenlik ve devlet yapısıyla mukayese ederek değerlendirmeye kalkmasıdır.
O çağda devlet dediğiniz şey soyut bir kurum değildi. Hanedanın çökmesi bütünüyle devletin çökmesi anlamına gelirdi. Merkezi otorite zayıfladığı an da ilk gelen şey iç savaş olurdu. İç savaş dediğiniz de öyle birkaç saray entrikası falan değildir; şehirler yanar, ticaret durur, kıtlık başlar, binler değil on binlerce insan arada telef olur gider.
Osmanlı da bu gerçeği yaşayarak öğrendi.
Daha devletin kuruluş safhasında bile hanedan içi rekabet ihtimali sürekli bir risk olarak ele alınıyordu. Fakat asıl büyük kırılma Ankara Savaşı’ndan sonra yaşandı.
Yıldırım Bayezid esir düşünce oğulları Süleyman, İsa, Musa ve Mehmed birbirine girdi. Yaklaşık 11 yıl süren Fetret Devri boyunca Anadolu parçalandı, Balkanlar’da otorite çöktü. Eşkıyalık faaliyetleri aldı yürüdü. Kardeş kavgalarından zibilyon insan hayatını kaybetti. Şehirler imar faaliyetlerinden yoksun kaldı. Ahali yoksullaştı, ve nice feci ahval zuhur etti. Devlet yok olmanın ucuna gelmişti.
Burada şu soruyu sormak gerekir: O dönemde tek ve tartışmasız bir veliaht olsaydı, bu kadar kan dökülür, bu kadar facia yaşanır mıydı?
II. Murad devrinde de benzer tablolar vardır. Şehzade Mustafa kendisine isyan etmiş ve Bizans başta olmak üzere bazı dış güçlerden destek görmüştür. Öyle ki hanedan mensubu denilen kişi sadece bir iç tehdit değildir; gerektiğinde devletin rakipleri için bulunmaz bir fırsata da dönüşebilir.
Fatih Sultan Mehmed meseleyi tam da bu tarihsel arka plan üzerinden idrak etmiştir. Tahta geçtiğinde kardeşi Ahmed henüz bebekti. Bugünden bakınca sert görünebilir; fakat o çağın siyasetinde bir şehzadenin yaşı değil, temsil ettiği nitelikler, değerler ve ihtimal önemliydi. Yarın birileri onu bayrak yapıp isyan başlatabilirdi. Fatih bu yüzden konuyu şahsi bir merhamet meselesi olarak değil, devlet aklı meselesi olarak ele almış ve kanunlaştırmıştır. Amaç keyfilik değil, belirsizliği ortadan kaldırmaktır.
II. Bayezid ile Cem Sultan hadisesi de bunun en açık ispatlarından biridir. Cem mücadeleyi kaybedince Avrupa’ya gitti ve adeta siyasi rehineye dönüştü. Papalık ve Avrupa monarşileri onu Osmanlı’ya karşı koz olarak kullandı. Osmanlı yıllarca bu sebepten dolayı Avrupa'nın bu devletlerine para ödemek zorunda kaldı ki Cem serbest bırakılıp memleket yine kasa bir haçlı seferinin başına geçirilmesin. Yetmezmiş gibi Avrupa'da icra edilecek fütuhat hareketleri de bu saikle sekteye uğradı. Hülasa, tek bir taht kavgası bile uluslararası krize kolaylıkla dönüşüp, devleti birçok yönden zafiyete uğratabiliyordu.
Yavuz Sultan Selim ile kardeşleri Ahmed ve Korkut arasındaki gerilim de aynı şekilde Anadolu’da ciddi bir bölünme riskini doğurmuştu. Bu kavgadan en çok istifade edenler de ülkenin doğusunda asayişsizliği yayan Safeviler olmuştu. Taht kavgası uzasa belki de doğu tamamen bu sebeple Osmanlı'dan kopacaktı.
III. Mehmed’in tahta çıktığında kardeşlerini öldürtmesi bugün kulağa korkunç geliyor, evet. ancak adamın karşısında duran tablo şuydu: Sarayda 15-20 potansiyel taht adayı ve her birinin arkasına dizilebilecek vezirler, paşalar, askeri klikler var. Böyle bir ortamda tek bir kıvılcım dahi bütün imparatorluğu ateşe vermeye kafi ve yeterli bir sebepti.
Osmanlı'da böyle, ya evvelinde daha mı farklı?
Selçuklu'da, Sultan Melikşah öldüğünde eşi Terken Hatun kendi oğlunu tahta çıkarmak istedi. Berkyaruk ile Muhammed Tapar bu nedenle yıllarca savaştı. İmparatorluk da bu sebeple fiilen parçalanmış oldu.
Daha evvel Alp Arslan’ın ölümünden sonra da taht kavgaları yaşanmış, merkezi yapı birçok kere sarsılmıştı.
Kardeş kavgasını ön görerek "paylaşım yoluna" da gidenler olmuştu. Mesela Anadolu Selçuklu Devleti'nde II. Kılıç Arslan hayattayken ülkeyi oğulları arasında paylaştırdı. Netice? Her biri küçük sultan oldu, yine birbirlerinin sınır komşuları olmaları hasebiyle birbirleriyle savaştılar, memleketleri ve Selçuklu halkı bu sebeple cehennemi, türlü ıstırabı yaşadı. Devlet fevkalade zafiyete maruz kaldı, zayıfladı. Ve bu parçalanmış yapı, ilerleyen yıllarda Moğollar karşısında da herhangi bir direnç gösteremedi.
I. Alaeddin Keykubad sonrası da durum farklı değildi. Taht mücadeleleri, saray entrikaları ve hizipleşme devleti içeriden kemirdi.
Daha geç dönemde II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğulları arasındaki çekişmeler Anadolu’yu öyle zayıflattı ki Moğol tahakkümü bu yolla kaçınılmaz hale geldi.
Yani tarih ve onun hakikati bugünün insanına da aynı dersi tekrar tekrar vermektedir: Tahtın birden fazla ortağı, iddiacısı varsa, o beldede, mahalde, memlekette barış uzun sürmez, huzursuzluk kol gezer.
Bu saikle eskiler şu sözü her daim motto edinmiştir: Devlete şerik (ortak) olmaz.
Burada şu ayrımı da doğru yapmak lazım. Hiçkimse kardeş katlini “iyi” bir şey diye pazarlamıyor. Hakikatte bu gerçek bir trajedidir. Ancak devletler gerçekçi olmak, bu sebeple de bazen trajik tercihler yapmak zorunda kalabilir.
Cerrah nasıl kangren olmuş uzvu keser ki beden yaşasın, devlet de kendisini kangren kılacak uzvu kesip atmak zorundadır.
Şunu da unutmamak gerekir: Avrupa’da da benzer riskler genellikle uzun iç savaşlarla çözüldü. Osmanlı ise bunu hukukileştirerek süreyi mümün olduğunda kısaltmaya, hatta hiç o krizin yaşanılmamasını sağlamaya çalıştı. Acı mı? Evet. Ancak şurası kesin ki çoğu zaman alternatifinden katbekat daha az yıkıcıydı.
Bugünden bakınca “nasıl böyle bir şey yapabilmişler” demek kolay. Zor olan şu suale dürüst cevap verebilmektir: Eğer o mücadeleler serbest bırakılsaydı, kaç şehir yanacak, kül olacak, kaç bin insan telef olacak, kaç çocuk yetim kalacaktı?
Tarih romantizm kaldırmaz. Devlet yönetimi hele hiç kaldırmaz.
Nizam-ı âlem dediğin şey bazen hükümdarın kalbini değil, aklını dinlemesini gerektirir.
Yorum Gönder