Osmanlı İmparatorluğu’nun son çeyreğinde, Jön Türk hareketinin en özgün, en entelektüel ve aynı zamanda en çelişkili figürlerinden biri şüphesiz Mizancı Murad’dır. Dağıstan doğumlu olan ve asıl adı Mehmet Murad olan bu devasa fikir adamı; tarihçiliği, devlet bürokrasisindeki görevleri ve Mülkiye Mektebi’ndeki hocalığıyla rasyonel devlet aklını yakından tanıyan bir aydındır. Onu tarihin rasyonel sahnesine çıkaran ve adıyla müsemma kılan asıl büyük gücü ise 1886 yılında İstanbul’da çıkarmaya başladığı Mizan gazetesi ve bu gazete üzerinden Sultan II. Abdülhamid yönetimine karşı yürüttüğü sistemli, programlı muhalefettir.
Mizancı Murad’ın II. Abdülhamid yönetimine karşı yürüttüğü muhalefeti dönemin diğer Jön Türklerinden ayıran en temel unsur, bu muhalefetin kuru bir hanedan düşmanlığına veya körü körüne bir Batı taklitçiliğine değil, tamamen tarihi ve hukuki verilere dayanan rasyonel bir zemin üzerine kurulmuş olmasıdır. Murad, meşrutiyetin ve Kanun-ı Esasi’nin (Anayasa) yeniden yürürlüğe girmesini savunurken, bunu rasyonel bir devlet reformu olarak formüle ediyordu. Ona göre Osmanlı’nın kurtuluşu, devletin İslamcı ve merkeziyetçi yapısını tamamen yıkmakta değil; tam aksine, bu yapıyı rasyonel bir meclis denetimi, adil bir mali yönetim ve liyakate dayalı bir bürokrasiyle tahkim etmekte gizliydi. Mizan gazetesinin sütunlarında neşrettiği iktisadi, hukuki ve tarihi makaleler, mekanik bir muhalefet çığlığı değil, devleti sarsan rasyonel krizlere reçete sunan birer reform raporuydu.
Gazetesinin rasyonel ve sivri dili İstanbul’daki sansür mekanizmasını zorlamaya başlayınca, Mizancı Murad baskılara dayanamayarak 1895 yılında rasyonel bir kararla Avrupa’ya kaçtı. Gazetesini önce Kahire’de, ardından Paris ve Cenevre’de çıkarmaya devam etti. Avrupa’da dağınık halde bulunan Jön Türkleri rasyonel bir kurumsal çatı altında toplama misyonunu üstlendi ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin rasyonel lideri (reis-i umumi) haline geldi. Onun bu dönemdeki muhalefet stratejisi, Batı kamuoyuna Osmanlı’nın rasyonel bir şekilde reforme edilebileceğini kanıtlamak ve padişahı radikal bir yıkımla değil, rasyonel diplomatik ve siyasi baskılarla meşrutiyete zorlamaktı.
Ancak bu devasa rasyonel muhalefet teorisi, 1897 yılında Osmanlı siyasi tarihinin en rasyonel ve şaşırtıcı uzlaşma hamlelerinden biriyle büyük bir kırılma yaşadı. Sultan II. Abdülhamid, Avrupa’daki bu tehlikeli muhalefeti sahada bitirmek adına rasyonel bir istihbarat ve diplomasi dehası olan Serhafiye Ahmed Celaleddin Paşa’yı Cenevre’ye gönderdi. Padişah, Murad’ın savunduğu rasyonel reformların bir kısmını yapma sözü veriyor, İslam dünyasının birliği adına onu payıtahta davet ediyordu. Mizancı Murad, Avrupa’daki Jön Türklerin kendi içindeki fraksiyonlarından, rasyonel bir programdan uzak mekanik çekişmelerinden ve Batı devletlerinin Osmanlı’yı parçalama niyetlerinden rasyonel düzeyde kaygı duyarak bu teklifi kabul etti ve İstanbul’a geri döndü.
Yurda dönüşünde Şura-ı Devlet (Danıştay) üyeliğine getirilen Murad, İttihatçı çevreler tarafından "davaya ihanet etmekle" suçlansa da, onun bu hamlesi aslında devletin bekasını her şeyin üstünde tutan o rasyonel ve korumacı refleksinin bir sonucuydu. O, yıkıcı bir devrim yerine, devletin tepesiyle rasyonel bir uzlaşı sağlayarak içeriden bir reform dalgası yaratabileceğine inanmıştı. Bir robotun ruhsuz tekdüzeliğinden çok uzak, fırtınalarla ve vicdani muhasebelerle geçen ömrü, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra da muhalif kimliğini koruması yüzünden sürgünlerle devam etti ve 1917 yılında İstanbul’da nihayete erdi.
Sonuç olarak Mizancı Murad, sadece bir gazeteci veya cemiyet lideri değil; Osmanlı’nın o en fırtınalı döneminde fikri namusu, rasyonel tarih vizyonu ve Mizan’ın sayfalarına bıraktığı o devasa siyasi teorileriyle nevi şahsına münhasır bir mütefekkirdir. Onun satırlar arasına ve Türk siyasi tarihine bıraktığı bu büyük miras, muhalefetin körü körüne bir düşmanlık değil, rasyonel bir devlet arayışı olduğunda ne kadar derinleşebileceğinin en net, en sarsılmaz ve en berrak rasyonel aynadır.
Yorum Gönder